Carl Gustav Jung (1875-1961)

Hayatı
Carl Gustav Jung psikiyatri biliminin ileri gelen,dünyaca en tanınmış ve bir o kadar da değerli bilim adamlarından birisidir.26 Temmuz 1875 de İsviçre’nin Konstanz gölü yanında bulunan küçük bir kasaba olan Kesswil’de doğdu.Babası Protestan bir rahip olan, Jung’un küçük yaşlarda oldukça içe kapanık olduğu , düşlemlerle dolu bir çocukluk geçirdiği bilinmektedir.Aile geçmişinde çok sayıda din adamı bulunan Jung önce din adamı olmaya heveslendiyse de sonunda Basel ve Zürih üniversitelerine devam etmeye karar verdi.1902 yılında üniversiteyi bitirerek hekim oldu.Bu sıralarda geliştirdiği bilinçdışı komplekslere hitap eden “sözcük çağrışım” testi ile bir anda tıp camiasının ilgi odağı haline geldi.Çağrışım testi esnasında terapist daha önce hazırlanmış bir listeden gelişigüzel sözcükler okuyor ve denekten duyduğu sözcüğün çağrıştırdığı ilk şeyi söylemesi isteniyordu. Bu sözcüklerden denek için özel anlam taşıyanları , bilinçdışı kompleksleri harekete geçirerek bilinç akımında bir duraklama yaratıyor ve sonuçta kronometre ile ölçülen çağrışım süresi uzamış oluyordu.
Jung 1907 yılında Viyana’ya giderek Freud’la ilk kez yüzyüze görüşme fırsatı buldu.Heyecanla birbirlerine fikirlerini aktardıkları, aralıksız tam 12 saat süren bu ilk görüşmenin ardından , dostlukları ve yakınlıkları artarak devam etti.Jung’un Freud’u bir baba gibi,Freud’un da Jung’u oğlu gibi sevdiği söylenir.Freud çocuğu gibi gördüğü psikanalizi, gelecek kuşaklara aktarmak üzere, kendisinin “veliahtı” olarak gördüğü Jung’a emanet etmeye hazırlanıyordu.1909 yılında yedi haftalığına, birlikte Psikanalizi tanıtmak üzere davet edildikleri Amerika’ya gittiler.Bu esnada birbirlerinin düşlerini analiz edip,bazı meseleleri tartışarak bütün zamanlarını beraber geçiriyorlardı. Bir süre sonra aralarında görüş ayrılıkları belirmeye başladı . 1912 yılında Jung, Freud’la bozuşma tehlikesini bildiği halde yayınlamaktan geri durmadığı “Bilinçdışının Psikolojisi” isimli kitabından sonra bu yakın ilişki sona erdi.Zira Jung geldiği bu noktada, Freud’un libidoyu sadece cinsellikten kaynaklanan bir enerji olarak değerlendirdiği teorisini dar görüşlü ve insana ait tüm gerçekliği ve zenginliği yansıtmaktan uzak buluyor; libidoyu dinsel yönelimler ve hayattaki anlam arayışı gibi karmaşık biçim ve görünümlere bürünebilen ruhsal enerjinin değişik dışa vurumları olarak görüyordu.Jung 1911 ve 1914 yılları arasında yaptığı Uluslararası Psikanaliz Derneği’nin başkanlığını bıraktıktan sonra “analitik psikoloji” ekolünün temelini attı.1921 yılında yayınlanan “Psikolojik tipler” isimli eserinde, bilincin başlıca dört farklı işlevini ve içe dönük-dışa dönük şeklinde farklılaşan davranış biçimlerini konu aldı.Daha sonraki yıllarda bilinçdışının da kişisel ve kolektif bilinçdışı olarak iki farklı düzeyde yapılandığını ileri sürecekti.Kişiliği ise işlevsel açıdan bilinç seviyesinde faaliyet gösteren “persona”,kişisel bilinçdışı düzeyinde gölge ve kolektif bilinçdışına ait “erkekte kadın ruhunu yansıtan anima,kadında ise erkek ruhunu yansıtan animus” kompleksleri şeklinde biçimlenmiş kompartımanlara ayırdı. Kolektif bilinçdışı, “arketipler” adını verdiği, insan ırkının tüm varoluş süreci boyunca yaşadığı deneyimlerin tortusal bir kalıntısı, bir mirası olarak doğuştan varolan, enerji ile yüklü ilkel imgelerden oluşuyordu. (Tanrı,bilge adam, anne,güneş, büyücü , kahraman vb.) Bu imgeler bilinçli yaşamda doğrudan fark edilmese de, eş seçimi,yol ayrımları,ölümle yüzleşme gibi dönüm noktalarında insan hayatını, davranışlarını , kararlarını,seçimlerini derinden ve güçlü bir şekilde etkileyebiliyordu. Ayrıca, bilincin zayıfladığı ağır ateşli hastalıklarla,uyuşturucu kullanımı ile bilinçdışı içeriğin önünün açıldığı durumlarda arketipal imajlara ilişkin hayaller,sesler ortaya çıkabiliyordu. Şizofreni gibi gerçeklik algısının bozulduğu ağır psikotik hastalıklarda da işitsel ve görsel sanrılara kaynaklık edebiliyorlardı. Dinsel anlatılarda, efsanelerde, masallarda arketiplerin izlerine rastlamak mümkündü. Jung 1913 yılından sonra ilkel insan davranışlarını incelemek ,yerel kültürleri gözlemlemek amacıyla sırasıyla Kuzey Afrika,Arizona , New Mexico ve Kenya’ya gitti. Ömrünün kalan kısmını bilinçdışının yapısını, fenomenlerini inceleyerek ,yazarak ve konferanslar vererek geçirdi.1961 de 86 yaşındayken İsviçre Küschnat’ta hayata veda etti.Jung’un oldukça konuşkan,sohbeti zevkli, çok değişik konularda derin ve engin bilgi sahibi,keskin bir mizah anlayışına sahip,içinden geldiği gibi davranan doğal bir insan olduğu söylenir.Spora da oldukça düşkündü ve seksenli yaşlara dek, sağlığı elverdiği sürece spor yapmaya devam etmişti.
Jung’un psikoloji-psikiyatri bilimine yaptığı katkılar
Jung’a göre bilinçli olmak,içinde bulunduğu ilişkileri nedeniyle dış dünyayı algılamak ve onu tanımak demektir.” “Bilincin doğasının tam olarak ne olduğunu kendi kendimize sorduğumuzda bizi en etkileyici olgunun, uzayda gerçekleşen bir olayın aynı anda bizde bir imge yaratması ve böylece bilince girmesi oluyor.”
Bilincin belli bir sınırı bulunmaz diyor Jung.Sınırlar oldukça değişkendir ve bilinçdışı içerik bilinç alanına katıldıkça da genişlemeye devam eder.Ancak bilinçdışına ait tek bir içerik bilinç alanına dahil olamaz.O da Arketipsel içeriktir. Arketiplerin izleri sürülebilir,ruhsal hayatta ki etkileri takip edilerek tanınabilirler de ama köklerinin her zaman ele geçirilemez bilinçdışı alanda saklı kalacağını düşünür Jung…
Jung, bilincin sürekli bir işleyiş içinde olmadığını, tam aksine kesikli, kopuk kopuk bir işleyiş gösterdiğini söyler.Bilincin zayıfladığı ya da kaybolduğu, buna mukabil uyanık olduğumuz haller vardır.Bilincin belirli bir düzeye ve yoğunluğa erişmesine aslında oldukça az rastlanır.Gece uykuda geçen ve gündüz bilincin çok zayıf bir işleyiş gösterdiği zamanların toplamı der Jung,belki ömrümüzün yarısı ederdi.
Bilinç “irade”nin hükümranlığını sürdüğü alandır ayrıca.”İrade” bazen istekle karıştırılır.Oysa irade insanın sadece bir şeyi arzulaması değil, onunla ilgili bir etkinlikte bulunmak üzere arzulamasıdır. Yani arzuya kararlılık ve eyleme geçme itkisi eşlik eder.İşte bu bir ego işlevidir ve ilkellerde pek az gelişmiştir. Bilincin güçlenmesi,keskinleşmesi iradenin de güçlenmesi demektir. Ne yapacağına karar vermek ve onu yapmaya koyulmak bilinçdışının ruhsal faaliyetlerdeki hakimiyetine karşı duran bilincin kudretinin ölçüsünde olur.Esasında insanın psikolojik gelişimi ve mutluluğu, biliçdışını bilinçten tamamen uzaklaştırmak ve onu kendi bilinmezliğinin sınırları içinde mahkum olmuş bir şekilde, yalnız bırakmakta değildir.Aksine bilincin gelişimi sürmelidir, ancak bu bilinçdışını da yavaşça kendi içeriğine katarak ,ona insan psikolojisinde oynadığı rol itibarı ile hak ettiği değeri vererek olmalıdır.
Bilincin öne çıkışı
Jung bilincin ,zaman içersinde bilinçdışından evrimleştiğini düşünür.Bilinç insanın vahşi doğadan kendisini koruyarak dünyaya hakim olmasını sağlayan en üstün yetenektir.Bilincin yerinin beyin olduğunu,onun bir fonksiyonu olduğunu varsayar.
“İlk atalarımız zamanında ciltte bir duyu organı sayılabilecek ektoderm kökenli beyindedir belki bilincin yeri.Bilincin beyne yerleştirilmesi,belki onun duyusal ve yönelimsel işlevinin sonucudur.”
Bilincin gelişiminden söz ettiğinde bunun bilincin tarih boyunca dil ve kültürel gelişimi ile ulaştığı bu günkü noktaya ulaşması sürecini kastetmediğini ifade eder.
“İnsan vücuduna nasıl , evrimsel bir tarihe sahip pek çok organdan oluşan bir müze gözü ile bakılıyorsa,insan aklının da organizasyonu esnasında böyle bir evrimsel süreçten geçtiği düşünülmelidir.Zihin, vücudun sahip olduğunu bildiğimiz türden evrimsel tarihten yoksun bir yapı olamaz.Evrimden kastettiğim,bir zamanlar psikesi hayvanlara yakın olan arkaik insanın tarih öncesi dönemlerden itibaren başlayan biyolojik ve bilinçsiz gelişim sürecidir.”
Ayrıca insanın doğumu,çocukluğu süresince bilinçdışının hakimiyeti altında olduğunu ve bilincin bilinçdışı tarafından zaman içinde oluşturulduğunu söyler.Bilincin büyüme süreci içinde giderek berraklaşıp “ben” bilincinin ortaya çıkışının on yaşlarından sonra gerçekleştiğini şu sözlerle ifade eder.
“Örneğin on yaşlarındaki çocuklarda artık bir bilincin geliştiğini düşünebiliriz.Ama bunun acayip bir bilinç olduğunu,yani her türlü ben-bilincinden uzak bir karakter taşıdığını saptamak güç değildir.Pek çok çocuğun on bir,on iki,on dört ya da daha ileriki yaşlarda ansızın “benim” (ich bin) yaşantısına ulaştığını biliyorum.İlk kez yaşantılarının bilincine varan bu çocuklar, başlarını döndürüp bakabilecekleri bir geçmişleri olduğu sezgisine kapılır.Ne var ki bu geçmiş,bir takım nesnelerin anılarını içermesine karşılık,onların ben’lerine ilişkin hiçbir anıyı kapsamına almaz.”
Jung bilince yaklaşımının bu açıdan Freud’unkinden farklı olduğunu zira Freud’un bilinçdışına, bilinçten kaynaklanan dışsal bir uzantıymış gibi bakma eğiliminde olduğunu söyler.Zira Freud bilinçdışına sadece , bilinçli kalmasının sosyal uyuma zararı dokunacağı gerekçesiyle reddedilen bilinç içeriğinin toplandığı yer olarak bakmaktadır. Dolayısıyla Freud’un tarif ettiği bilinçdışı yokluktan bilinç sayesinde oluşturulmuştur.
Bilincin İşlevleri
Jung, bilincin (ve onun merkezi olan ego’nun) dış dünyayı tanımaya ve uyum sağlamaya çalışırken kullandığı “işlev” adı verdiği bazı araçlardan söz eder.Bunlar dört tanedir.Kişinin dış dünyaya tam orientasyonu bu dört işlevin birlikte çalışması ile mümkün olur.Jung bu dört işlevi sırayla “duyum” , “düşünce”, “duygu” ve “sezgi” diye isimlendirir.
a.Duyum:
Duyum dış dünyadan gelen uyarıların zihinde uyandırdığı imgeler ve izlenimlerdir. Duyum duyu organlarımız vasıtasıyla uzamda bir nesnenin “var olup olmadığını,hareket edip etmediğini” söyler bize.Akıldışı bir işlevdir.Zira irade ve isteğin dışında görev görür.
b.Düşünce:
“Düşünce” ise o nesnenin ne olduğuna dair fikir verir. Hesaplar,yargılar, karşılaştırır, sonuç çıkartır.Akılcı bir işlevdir, yönetilebilir.
c.Duygu:
”Duygu” nesneleri ya da olayları değerlendirmeye yarar.Kişi bunlardan hoşlanmakta mıdır,nefret mi etmektedir,korkmakta mıdır, sıkılmakta mıdır,işte duygusal işlevin sayesinde nesne ile kişi nasıl ilişki kurması gerektiğini ,nasıl reaksiyon vermesi gerektiğini tartma şansına sahip olmaktadır.Duygu da akılcı bir işlevdir.Jung’un düşünce kadar duyguyu da akılcı bir işlev olarak değerlendirmesi bilinçli alanda yapılan bir değerlendirme ve muhakeme işlemi olmasına bağlıdır.
d.Sezgi
Gelelim dördüncü işlev olan sezgi işlevine..Kavranması en zor olan işlevdir belki de.Sezgi içinde yaşanılan olgular dünyasının zaman boyutuyla ilgilidir.Şeyler nereden gelmiş nereye gitmektedir?Neyin ne zaman sahneye gireceğini, değişimin hangi yönde olacağını sezgileriyle anlamaktayızdır çoğu kez.Jung sezgiyi açıkça parapsikolojik , metafizik bir olgu olarak tanımaz. Sezginin olayların geçtiği ortamın atmosferine dair “bulanık izlenimlerden” ve şimdiki durumun geçmiş tecrübelerin ışığında bilinçdışı değerlendirilebilmesinden kaynaklanan bir işlev olabileceğini ifade eder. Ancak , ileriki sayfalarda söz etmiş olduğum bizzat Jung’un da deneyimlediği izah edilmesi güç ve ancak parapsikolojik kategoride değerlendirilebilecek deneyimler söz konusu edildiğinde , bu yeteneğin arkasındaki hâkikatin bir sır perdesi arkasında gizlendiği düşüncesine de sahip olduğu hissedilir.
Jung’un da ifade ettiği gibi zaman boyutuyla ilgili sezgisel bir kavrayışa sahip olduğumuz aslında çok açıktır.Üstelik sezgisel kavrayışın tabiatta sadece insanlara has bir yetenek olmadığını,hayvanlar ve bitkiler aleminde de benzer bir yeteneğin görev başında olduğunu anlamaktayız. İnsan vücudunda yirmi dört saate ayarlanmış,mükemmel işleyen biyolojik bir saat olduğunu biliyoruz.Benzer biçimde kuşların da göç vakti geldiğini haber veren biyolojik bir saatleri ve sıcak iklimlere doğru kanat açtıklarında yollarını şaşmaz bir kesinlikle bulmalarını sağlayan içsel bir pusulaları vardır. Güveler,arılar ve termitler gibi görece ilkel organizmaların dahi neyi ne zaman yapacaklarını gösterir bir zaman ölçerine sahip olduğunu görüyoruz.Jung sezgisel yeteneğin yaşam koşullarının zorlayıcı olmadığı ortamlarda arka planda kalacağını ve farkedilemiyebileceğini ancak Afrika’da ki “Yağmur Ormanları” gibi tehlikelerle dolu bir ortamda, atalarımızın verdiği gibi bir hayat mücadelesi verildiğimizde, av ve yön bulabilmek, tehlikeli hayvanlardan korunabilmek için sezgisel yeteneğe sahip olmanın yaşamsal bir öneme sahip olacağını söylemektedir ki kuşkusuz haklıdır. Haberci rüyaların geleceği gösterdiği durumlar ve telepatik fenomenler gibi sezgisel bilişlerde ise durumu bilimsel sınırlar içinde kalarak açıklamanın hiçbir imkanı yoktur.Jung bu açıklanamaz olguları “participation mystique” ismiyle andığı subjektif deneyime bağlı bir fenomen olarak kabul etmektedir.
İşlevlerin yönetimi:
Bu işlevlerden hepsi psişenin yapısı içinde faaliyet gösterir ve değeri vardır.Ancak kural olarak birey dış dünya ile ilişki kurarken daha çok faydalanabileceği bir işlevi diğerlerine tercih eder ve dört işlevden birisi üst işlev olarak öne çıkar.Jung düşünce ve duyguyla,duyum ve sezgiyi birbirine karşıt işlevler olarak görür.Üst işlev hangisi ise bilinç alanında ,karşıtı ise bilinçdışında daha çok faaliyet gösterir.Bunun sebebi karşıt işlevlerin birbiriyle hiç uyuşmayan,ilişkili olmayan ve aynı anda faaliyet göstermesi mümkün olmayan işlevler olmasıdır. Dolayısıyla birisi öne çıkarken diğeri geri çekilir.Örneğin bilim alanı düşünce işlevinin öncelikle kullanılması gereken bir alandır.Ya da hukukta en ufak ayrıntılar haksız bir karardan kaçınmamak için göz önünde tutulmalı ve değerli görülmelidir.Bu mesleklerin icra edilmesi esnasında duyguların devreye girmesi halinde olabilecekleri bir düşünün.Bilim adamı daha çok hoşuna giden hipotezi kanunlaştırmakta çekinmez.Hakim katilin mizacını beğendiği için düşük ceza verir,savcı dolandırıcıya acıdığı için delillerin peşine düşmez,avukat hoşlanmadığı müvekkilinin davasında kötü bir savunma yapar.
Üst işlev ve onun karşıtı alt işlev ortaya çıktıktan sonra ,bir de yardımcı işlev belirlenir.Yardımcı işlev üst işlevden sonra en çok gelişmiş olan işlevdir.
Psikolojik tipler
Dünyaya yönelik tutumlar:
Dışadönük(Extrovert)ve İçe dönük (İntrovert)
Jung dış dünyaya karşı tutumlarımızda iki farklı model olduğunu söyler.Bir kısım insanlar dış dünyadan bir uyaran geldiği zaman ona doğru tereddütsüz yaklaşırlar ,diğer bir kısmı ise reaksiyon vermeden önce hafif bir şüpheyle “neden” diye sorar ve bir adım geri çekilirler.İlk tutum dışadönüklüğe ikincisi ise içe dönüklüğe uymaktadır.Dışa dönük insanların ilgisi objeye yöneliktir. Dış dünyadan gelen uyarılar algılarını, duygularını, yargılarını ve eylemlerini etkilemede, şekillendirmede ilk sırada gelir.Böyle bir çocuk içinde bulunduğu ortama hemen uyum sağlamaya yönelir.Objelerden korkmaz ve onların arasında kendini güvende hisseder.Dikkati özellikle objeyi etkileyebilmesine yönelmiştir.Onlarla özgürce oynar ve bu esnada pek çok şey öğrenir.Arada riske de atılabilir.Onun gözüne, bilinmeyen her şey bir cazibe merkezi gibi görünmektedir.Zamanla dış dünya ve değerlerinin zihindeki temsili bilişsel faaliyetlerin yürütülmesini iyice kontrolü altına alır.Mesela vefalı bir kız evlat “Kendime babamın rahatsız olabileceği bir şeyi düşünmeye asla izin vermem” dediğinde bu onun,kendi düşüncesini öncelikle babasının düşüncesine göre (bir dış faktör) ayarladığı anlamına gelir.Eğer bir kişi herkes beğendiği için bir filmi beğeniyorsa beğenisi dış dünyanın hükmüne ayarlanmış demektir.Bazı insanlar başkalarını hoşnut edebilmek için kendilerini gülünç duruma düşürmeyi dahi göze alabilirler.Bazıları içinse kimse tarafından farkedilmediği sürece hiç bir eksik ,hiçbir yanlış utanılacak bir şey sayılmaz.Dışa dönük insanlar sosyal insanlardır ve geleneksel değerlere,dine kolayca bağlılık gösterirler.
İçe dönük ya da iç merkezli diyebileceğimiz insanlarınsa motivasyonları iç dünyalarından ve onun gerekliliklerinden gelir.Çocukluk çağında bu eğilim çocuğun nesneler karşısında düşünceli , kararsız ve kendini korumaya yönelik tutumuyla kendisini gösterir.Utangaç yapıda ve iyice tanımadığı nesneler karşısında korkuludurlar. Bildik nesneler karşısında ise kendilerini rahat ifade eder ve ilişkilerinde ustalaşmaya gayret gösterirler. Kendi tutumlarını sürdürmek ve kendi yollarını takip etme konusunda iddialıdırlar.İyice anlamadıkları , aniden çıkan ve nerden çıktığı belli olmayan kurallara boyun eğmez ve şiddetli tepki gösterirler.Soru sorduklarında bu sadece meraktan değildir.İsimlerin öğrenilmesi ve gerideki anlamların anlaşılabilmesi onlar için dış dünyadan gelebilecek tehlikeden kendilerini sakınabilmeleri için gereklidir. Bu tipte daha büyük bir kız evlat şöyle diyebilir.”Eğer isteseydim babamın mutlu olacağı şeyleri kolayca yerine getirirdim ama içimden böyle davranmak gelmiyor.” Bir kır gezisine çıkmayı planlayan kişi eğer içedönük bir yapıda ise havanın fena halde bozması halinde dahi planını öngördüğü şekliyle sürdürmeye inatla devam edecektir.İçedönük kişilikler bir şeyin yalnızca kendileri tarafından bilinmesinden büyük keyif alırlar ,öte yandan herkesin bildiği ve beğendiği şeyleri ise kolayca onaylamama eğilimindedirler.
Bilinçdışı:Kişisel ve Kolektif Bilinçdışı
Jung Freud’dan farklı olarak bilinçdışının sadece kişinin hayat deneyimleri sonucu oluşmadığını,türün geçmişinden kaynaklanan kimi ilksel kayıtlara da ev sahipliği yaptığını ileri sürer.Bu türe ait kayıtların saklandığı bölüm için “kolektif bilinçdışı” kavramını kullanır.Bu kavramı açıklamaya çalışalım.
Kolektif Bilinçdışı
Kişisel Bilinçdışı’nın altında ise kolektif bilinçdışına ait içerik bulunur.Bu içerik şahsımıza özgü değildir.Atalarımızdan belki de canlıların ortak paylaştıkları bir geçmişten kaynaklanır. Jung’un “nesnel ruh” dediği ruhtur bu.Bitki,hayvan ve insanların ortak geçmişinden gelen imgelerle , arketiplerle yüklüdür.İnsan iradesinin yaptırım gücü ona işlemez. Kişisel geçmişten etkilenmez, zira bireysel özellikte değildir ve insanı insanlığın hatta canlıların bütününe bağlayan genel bir yapıdadır. Ama o bilinçli zihni etkileyebilme gücündedir. Bilinçdışının ne denli bağımsız ve kontrol dışı oluşunu Jung şu sözcüklerle dile getirir.”Baştan beri,bilinçdışı ile gönüllü karşılaşmamı, benim yönettiğim ve sonucunu büyük bir merakla beklediğim bir deney olarak almıştım.Oysa bu gün düşündüğümde , onun bana uygulanan bir deney olduğunu söyleyebilirim”
Bilinçdışı bilince kendisini düşler , fanteziler, imgeler yoluyla anlatır. Düşlerde ödünleyici , dengeleyici rol oynar bazen.Öyle bir düş görürsünüz ki bir olaya bakışınızın tek yanlı olduğunuzu fark eder şaşırırsınız. İşler hiç de sizin sandığınız gibi değildir. Bunu nasıl fark edemedim diye düşünürsünüz.Ama fark edemeyenin sadece bilinçli zihniniz olduğunu anlarsınız zira bilinçdışı olan biteni fark etmiş ve size bunu kendince anlatmıştır.Bu bilinçdışının olumlu yanıdır.
Mamafih bilinçdışı bazen olumsuz hatta basbayağı tehlikeli de olabilir. Örneğin insanı kendi büyüklüğüne inandırabilir, aslında sahip olmadığı yeteneklere sahip olduğunu düşünmesine neden olabilir.Yanlış eş seçimine veya uygunsuz ilişkilere ve şiddete yönlendirebilir. Zira Jung’un “Gölge” dediği kişinin toplumsal yanından bağımsız ,hatta birey lehine topluma karşı arzu ve içgüdülerle donanmış bir kompleks de yer alır bilinçdışında… Erkekte ”Anima”,kadında “Animus” ismini verdiği kişinin cinsiyetinin karşısındaki cinsiyeti temsil eden güçlü kompleksler bilinçdışı etkinlik gösterir ve insanı bilinçsiz, toplumsal durumla uyumsuz noktalara sürükleyebilirler .İşte bilinçdışına bilinç için hem faydalı-ödünleyici, tamamlayıcı- hem de çok tehlikeli- içgüdüsel, şiddet ve yoğun cinsellik içeren-unsurlar barındırabilmekte olduğundan dikkatle yaklaşılmalıdır. Bilinç gölgesini ve anima/animus’u tanımalı,seslerin nereden geldiğini ve kendisini nereye yönlendirdiğini iyi tartmalıdır. Bilinçdışı tanınır ve sunduğu içerikler bir süzgeçten geçirilerek yerine göre bilince kabul veya reddedilirse onunla sağlıklı bir ilişki kurulabilir. Bu sağlıklı ilişki sonucu bilinçdışı bilinçli alana katılmaya başlayacak ve ruh zenginleşecek, olgunlaşacak , gelişecektir. En nihayetinde ruhta bir birlik, bütünleşme hali hasıl olacaktır ki Jung’un insanın kendini gerçekleştirmesi dediği hal de budur.
Bilinç ve bilinçdışı ilişkisi
Jung ruhu bilinç ve bilinçdışının oluşumuna birlikte katıldıkları bir fenomen olarak görür. Psikolojik dengenin , birbirine zıt kutuplara ait enerjinin bir denge oluşturacak şekilde uzlaşmalarıyla sağlanabildiğini,dolayısıyla bilinç alanında gözlenen hiçbir yargının varılabilecek son nokta olarak görülmemesi gerektiği ve yönelimin her zaman diğer kutbu temsil eden düşünce veya duyguya geri dönme potansiyeline sahip olduğunu unutmamak gerektiğini söyler. Jung, ruhsal dengedeki bir bozukluğu ise bilinç ve bilinçdışı arasındaki uyumun bozulmasıyla ilişkilendirir. Dikkat bilinçli faaliyetlere yöneltilip bilinçdışı içerikler görmezden gelindiğinde bu iki kompartıman arasındaki enerji dengeleri bozulur. Bu durumda bilinçdışı enerjideki yoğunluk giderek artacak ve ruhsal savunma mekanizmalarının işlemeye başlamasıyla enerji nevrotik belirtiler şeklinde ifade ve boşalma yolları bulacaktır. Ayrışmanın had safhaya ulaşıp enerjinin tamamen bilinçdışı bölgede yoğunlaşması halinde ise, bilincin bilinçdışı içerikler,simgeler ve arketipler tarafından baskına uğratılıp bir psikotik rahatsızlığın patlak vermesi tehlikesi ortaya çıkacaktır. Böyle bir sondan kaçınmak ancak, dikkatin bilinçdışının sesine kulak vermesi sayesinde mümkün olabilir.Kişi ruhunun derinliklerine bakmayı ihmal etmez de bilinçdışı içeriklerin bilinçli alana yükselmesine direnç göstermez , onların istek ve anlamları üzerinde layıkıyla durur ise bilinç ve bilinçdışı alanlara kümelenmiş içerikler arasında bir bütünleşme ve enerjide bir dengelenme, hasıl olur. Ancak bilinçdışı içeriklerin bilinç düzeyine çıkması esnasında bilinç, yani kişilik ve onun değerleri zarar görmemeli ve ve yeni oluşum kişiliğin dejenerasyonu değil, aksine zenginleşmesi,gelişmesi yönünde olmalıdır Bilinçdışından bilinç alanına yükselen imgelerle birlikte içsel sıkıntı duyumunda bir gevşeme, rahatlama görülür.İşte Jung “kendini gerçekleştirme” denilen olguyu bu şekilde ,yani bilinç ve bilinçdışı arasındaki bölünmüşlüğün azalması nispetinde kişilikte görülen genişleme, zenginleşme şeklinde görmektedir. Bilincin içeriği bilinçdışı içeriklerle ne ölçüde sağlıklı bir bütünleşme gerçekleştirirse kişiliğin gücü ve yetkinliği o denli artacaktır.
Peki kişi bu şartlarda bilinçdışına nasıl ulaşabilir? Bilinçdışı ve bilinç arasında bilincin farkında olduğu nasıl bir ilişki kurulabilir.Jung ancak rüyalar, gündüz düşleri (fantaziler),serbest çağrışım , etkin imgelem adını verdiği bir iç gözlem tekniği ve bilinçdışının kendisini serbestçe ifade edebileceği sanatsal çalışmalar yoluyla böyle bir ilişkinin kurulabileceğini düşünüyordu. Kendisi sıklıkla düşlemler yoluyla bilinç alanında beliren imgeleri çiziyor , bazılarını da kilden, çamurdan yaptığı yapıtlarla somut hale dönüştürüyordu. ”Etkin imgelem” denilen başka bir metotta ise ruh içinde barınan komplekslerin içindeki duygu yüklü parçalar personifiye edilerek, bunlarla diyalog kurulmaya çalışılır.Ancak bilinçdışı ile kurulan ilişki esnasında oldukça yıpratıcı, tahammülü zor anlar yaşanabilir.Zira bilinçdışının içeriği kişinin ilk kez karşılaştığı korkutucu imgelemlerle yüklü olabilir.Bunun nasıl bir şey olduğu hakkında bir fikre sahip olmak için , ürküntü verici imgelerle yüklü bir kabus gördüğünüzü tasavvur etmeye çalışın.Hiç kimse böyle bir kabus görmek istemez ve uykudan bir an önce uyanmak ister. Halüsinojenik maddelerin kullanımı esnasında da buna benzer bir durum görülür. Bilincin kontrolünün zayıflamasıyla birlikte bilinçdışından gelen imgeler gözlerin önünde canlanıverir. Ancak her zaman bu imgeler korkutucu değildir.Kimi zaman kişiye çatışmalarında bilinçdışının arzusunu gösteren, bilincin farkında olmadığı tehlikeleri göstererek onu uyaran ,bilincin ihmal ettiği, yüzleşmekten kaçındığı gerçeğin diğer bir yüzünü görmesini sağlayan faydalı işlevleri de vardır ve insanın kişiliğinin gelişmesi, bütünleşmesi de bu işlevlerin sağlıklı biçimde gerçekleşmesine imkan verilerek sağlanır.
Rüyaların yorumu
Rüyalar bilinçdışının içeriğini doğrudan bilinçli alana taşıma kapasiteleri bakımından eşsiz bir öneme sahiptir.Freud’a benzer biçimde rüya analizini tedavide önemli bir araç olarak benimseyen Jung , rüyaların işlevi,anlamı ve rüyalarda ki örtük ve sembolik ifade tarzının sebepleri konusunda Freud’dan önemli ölçüde farklı düşünür.Rüya yorumunun önceden belirlenmiş kalıplara göre değil,kişiye özel yapılması gerektiğini ve yorum yapan terapistin kendi düşünceleri ve duygularıyla rüyası yorumlanan kişiyi yönlendirmemeye dikkat etmesi gerektiğini düşünür. Jung’un Freud’dan ayrıldığı önemli bir nokta da ,rüyaların anlamının Freud’un yaptığı gibi serbest çağrışım yöntemiyle araştırılmaması gerektiğine inanmasıdır. Jung’a göre Freud’un rüya analizinde kullandığı bu yöntem sıklıkla ,hasta ve terapisti rüyanın gerçek anlamından saptırabilir ve rüyanın anlamından oldukça uzakta bulunan herhangi bir komplekse yöneltebilir.Bu tür kompleksleri bulmak için der Jung, rüya analizi yapmaya dahi gerek yoktur. Çokluk bir sözcük çağrışım testi de tıpkı rüya analizinde kullanılan serbest çağrışım metodu gibi hastanın bilinçdışında bir çekim merkezi oluşturan komplekse yöneltecektir bizi.O halde Jung’un,Freud gibi rüyaların önemini,onların kompleksleri deşifre edici potansiyelinde bulmadığını söyleyebiliriz.
Rüyaların anlamları ve işlevleri…
Jung, rüyaların anlamı üzerinde iki düzeyde yorum yapılabileceğini söyler.İlk düzey “kişisel bir düzeydir”.Bu düzeyde rüyalara, rüyayı gören kişinin kişisel problemleri ve çözüm yolları hakkında bilinçdışından gelen yorumlar gözüyle bakmak gerekir. Kişisel düzeydeki rüyalar kişinin çevresindeki/ nesnel veya içsel/öznel dünyaya ait olabilir.Nesnel düzeyde rüya kişinin çevresiyle ilişkisini ele alırken,öznel düzeyde rüya,kişinin kendi psikesinin ihtiyaç duyduğu gereksinimlerin bildirilmesi ve ruhun barındırdığı potansiyel güçlerin yorumlanmasıyla ilgili olabilir. Örneğin, annesiyle ilgili rüyalar gören bir oğlun bu rüyaları, nesnel düzeyde anneyle olan ilişkilerinin tarihsel süreci ve doğası hakkında bilinçdışı yorumlar içerirken, öznel düzeyde anneyle temsil edilen kendi animasını tanıma veya değiştirme çabalarına gönderme niteliği taşıyabilir.Öte yandan “kolektif düzeydeki rüya” ,kişisellikten uzak ,psişenin kolektif bilinçdışı katmanındaki arketiplerin canlı imajlarını barındıran, insanlık tarihi boyunca, masallar, efsaneler, sanat eserleri gibi kültürel miras unsurları içinde izi takip edilegelen; sembol dilini kullanmaya yatkın , gören ve dinleyen kişilerde şaşkınlık ve yücelik hissi uyandıran renkli ve çarpıcı türde rüyalardır.İlk çağlarda bu rüyalar büyücü,kral veya peygamber gibi kehanet gücüne sahip , yol gösterici kişilerin gördüğü toplum için anlamlı rüyalar olarak değerlendirilir ve saygı duyulurdu.Sıradan kişilerin gördüğü rüyaların ise bir anlamı olduğuna inanılmadığından üstünde durulmazdı.
Jung, rüyalar vasıtasıyla, bilinçdışının zihnin bilinçli faaliyetini tamamlayıcı yönde yaptığı katkılara ve psikeyi bütünleştirici işlevine dikkati çekmiştir.Bilinçli tutumdan tamamen farklı algı ve düşüncelere dikkati çeken bu tutum rüyayı gören kişiyi şaşkınlık içinde bırakabilir.Bilinçli tutum açısından değer verilen, önemli görülen bir şahsın veya olayın sanıldığı gibi değeri olmadığını hatırlatabilir bilinçdışı. Örneğin kendisini çevresindekilerden üstün gören ,kibirli bir kadın rüyasında davet edildiğini gördüğü üst düzey bir partiye gider.Ancak kapıdan içeri girdiğinde partinin yapıldığı yerin kendisi gibilerin layık olduğu bir sığır ağılı olduğunu görür.Ya da tam tersi,kişi kendisini küçümseyen,toplumdan aşağı gören biriyse rüyası ona değerli olduğunu hatırlatan bir mizansen hazırlayıverir. Her iki durumda da rüyanın amacı, kuşkusuz kişiyi yererek ya da överek onunla eğlenmek,oyun oynamak değildir. Bilinçdışı esasında , bilincin baktığı noktadan görünmeyen, ama kendi baktığı açıdan rahatça izlenebilen manzaranın bir bölümünü kendi diliyle ifade ederek bilinçli algıya bütünü görebilmesi için yardımcı olmaktadır.
Bilinçdışı, bilincin tam anlamıyla farkında olmadığı gizli ,bastırılmış istekleri de rüyalar yoluyla ifade edebilir.Buna bir örnek olarak benim hastalarımdan birisinin gördüğü bir rüyayı örnek vermek istiyorum. Kaygı ve endişe rahatsızlığı olan bu kadın hastam, 4 ay önce severek ve isteyerek bir evlilik yaptığını söylüyordu. Hemen bu evlilik sonrası içinde hiçbir anlam veremediği, günün her hangi bir anında ortaya çıkan, şimdi başım dönmeye başlayacak ve aniden fenalaşacağım korkusu ile karakterize tedirginlik ve huzursuzluk nöbetleri yaşamaya başlamıştı. Ailesi ile ilişkilerinin çok iyi olduğunu ifade eden ve bu nöbetlerin başlamasıyla evlenmesi arasında bir ilişki olmadığı hususunda ısrarcı olan hasta yakın zamanda yorumlayamadığı ama kendisini epeyce etkileyen bir rüya görmüştü. Bu rüyada ,ablası ile birlikte yalnızca ikisinin bir otobüste seyahat ettiklerini gördü.Bu esnada telefonla bir haber alıyorlardı.Bu haber hep birlikte tatile çıkmaları gerekirken ,ablasıyla birlikte bunu reddettikleri için yalnız başlarına tatile çıkan yeni evlendiği eşi ve eniştesinin memleket sınırları dışında bir kazaya karışıp öldükleri haberiydi.Rüya hastanın ablası ile yakınlığını kaybetme korkusunu (aynı otobüste /hayat yolunda yolculuk etme isteğini) ve bu yakınlığı kaybetmemek için eşi ile eniştesinin sembolik ölümleri (abla-kardeşin hayatlarından çıkmaları) için duyduğu gizli isteği yansıtıyordu. Rüyanın yorumlanması bu bilinçdışı motivi ortaya çıkardı.
Bir de Jung’un haberci rüyalar adını verdiği rüya grubu vardır.Bu rüyalar eşzamanlı olarak gerçekleşen veya gelecekte gerçekleşecek olan bir olayı önceden haber verirler.Jung bu tür rüyaları açıklayamasak da bir fenomen olarak karşı karşıya bulunduğumuzu söyler ve kendi rüyalarından bu türde örnekler verir.
Jung’un Tanrı kavramına bakışı
Jung, Tanrı arketipi olarak isimlendirdiği ,insanın kolektif bilinç dışında yer alan, tarih öncesi dönemlerden kalma arkaik bir imgeden bahseder. Büyük enerjiye ve çekim kuvvetine sahip olan bu arketip libido tanımına uyan tüm ruhsal enerjiyi tek başına düzenleyebilme kabiliyetine sahiptir.Daha doğrusu Tanrı arketipinde vücut bulan, Öz’ün bilinçsizce algıladığı organizma içinde uğuldayarak akan ruhsal enerjinin ve yaşamsal gücün bilgisidir. Bu arketiple ilişkili ruhsal enerji dış dünyaya yansıtıldığında ise tabiata nüfuz eden ilahi bir güç duyumsanır.Tanrı’nın merkez alınmasıyla dinin etrafında yaşama ait değer, simge ve törensel unsurlar gelişir.İşte bu güçtür insan yaşamına derin bir anlam katan ve onu varoluş savaşında üstün kılan.
Burada Tanrı arketipi ve simgesinin insanın tarihsel gelişim süreci esnasında esasen bilinçdışında şekillenmiş yaşama dair bir anlayış;insanın içersinde hissettiği ruhsal varlığın doğada ki karşılığı ve muhatabı olduğu anlaşılıyor.Tanrı’nın varlığı ,insanla onun kendi anladığı biçimde ilişki kurmayan cansız doğaya kendi ruhunu yansıtarak kurmayı başardığı ilişkinin bir koşuludur belki de…Nihayetinde demek istiyor Jung , Tanrının varlığı ile ilgili bir imgeyi ruhumuzda yaşatıyor ve ruhsal dengenin bozulma riskini göze almadan ondan uzaklaşamıyoruz.
Ancak insanın bilinci son bin yılda iyice gelişip keskinleşmiş ve eleştiri okları daha önce hiç yönelmediği bir şeye,mitlerin,simgelerin ve Tanrı’nın gerçekliği ve anlamı üzerine dönmüştür.Bu sorgulamanın başlaması, ilkel insanın içgüdüsüyle katılıp bir parçası olduğu doğal yaşam alanında,ona bu güne kadar gereksindiği tüm anlamları sunan o muhteşem mitsel ve simgesel dünyanın sonunun gelmekte olduğunu göstermektedir. Eğer Nieztche’nin kehaneti doğruysa ve modern toplumların bilincinde bir Tanrı ölümü yaşanacaksa – ki yaşanıyor - insan ruhunun bu durumu bütünlüğü sarsılmadan atlatması ve her şeye rağmen ayakta kalması çok güç olacaktır. Bilinçdışına kök salmış güçlü Tanrı arketipi ve ona bağlı enerji artık dışa yansıtılamayacaksa içe dönecek ve içeri akan bu enerjiyle egoda bir enflasyon(şişme) ve neticesinde bir çeşit megalomani , kaybedilen Tanrı’nın yerine insanın kendisini koyması sonucu bir Tanrı olma sanrısı gelişecektir. Nieztche’nin yaşamının sonlarına doğru içine düştüğü çılgınlık hali bundan kaynaklanmaktadır işte der Jung. Üstün insan , üstün ırkı yaratma gayesine dayanan Nazi çılgınlığının kökeninde de bu psikopatoloji yatmaktadır.
Jung, bilinçdışında büyük bir güce sahip Tanrı arketipinin güdülendirdiği insanın, dinsel bir yaşantı sürme gereksinimini ısrarla vurgulayarak psikoloji bilimince bilimdışı addedilmiş “metafizik” bir kavramı psikolojik bir kuramın merkezine koymuş oluyordu. Esasen bu yaklaşım,Tanrı’nın varlığını ispat etmekle ilgili değildir.Zaten Jung, insan duyularının mevcut kapasitesi ile Tanrı’nın varlığını ispat etmenin bir yolunun olmadığına emindir.Akıl yoluyla Tanrı’nın olmadığı sonucuna varmanın, Tanrı fikrinden uzaklaşmanın da bu gün için bu arketipin güçlü etkisinden kaynaklanan psikolojik sorunlara çare olamayacağını çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Jung’un çabası daha çok, Tanrı arketipinin insan ruhunda sahip olduğu enerji ve işgal ettiği yerin önemine hakkını vermekle, ruhsal sağlığın korunmasındaki rolüne dikkati çekmeye yöneliktir.
Evet,Jung Tanrı’nın insan ruhunda yeri olduğunu açıkça söyler. Tanrı nesnel olarak olsa da olmasa da insan ruhunda köklü ve güçlü bir yeri vardır demek ister.Ama bilinçte sadece Tanrı ağacının yaprakları ve ufak dalları fark edilir.Köklerinin uzandığı yer ise bilinçdışının karanlıkları,derinlikleridir.Yani bazılarının söylediği gibi Tanrı bilinç yoluyla anlaşılan bir varlık olmadığı gibi bilincin bize oynadığı bir oyun, bir hayal, sorumluluklardan kaçmak ya da başka insanları ikna edip yönetmek için mahsus uydurulmuş bir masal da değildir. Kendi ifadesiyle Tanrı imgesinin “Bilinçlilikten öncede var olan ruhumuzun bir parçasında yeri olduğu” içindir ki , sonradan evrimleşerek gelişen “bilincin icat ettiği bir şey olarak varsayılamaz” , bilinç tarafından kolayca anlaşılamaz , kontrol altına alınamaz.Jung Tanrı’dan ve ruhtan söz eder etmesine ama onun anlayışı bilindik dinsel görüşü olduğu haliyle onaylayan bir anlayış olmamıştır asla.
“O’nu ne daha fazla uzaklaştırabiliriz ne de silip atabiliriz.Yapabileceğimiz,O’nu yaşayabilmek için kendimize daha çok yaklaştırmaktır ve bu önemli bir noktadır çünkü yaşanmayan bir şeyin varlığından kuşkuya düşmek daha kolaydır.Bu kuşku öyle çekici ki,Tanrı’ya sözde inananlar,benim ilkel bilinçdışı ruhunu yeniden yapılandırma çabalarımı,Tanrı’ya inanmamak ya da o değilse agnostisizm ya da başka bir şey olarak nitelendiriyorlar ama hiçbir zaman bilinçdışı gibi ruhsal bir gerçek akıllarına gelmiyor.Eğer bilinçdışının bir varlığı varsa ,bilinçli ruhumuzdan önce oluşan evrimsel aşamalardan geçmiş olması gerekir.İnsanın hiçbir aşamadan geçmeden,tüm görkemiyle Yaradılış’ın altıncı gününde yaratıldığı varsayımı,günümüzde artık bizi tatmin edemeyecek kadar basit ve modası geçmiş bir görüştür.Genel kanı da böyle,ama iş ruha gelince,eski bir düşünme biçimi olan,ruhun öncesi olmadığı,bir “tabula rasa” olduğu,doğumla ortaya çıktığı ve kendini nasıl görüyorsa öyle olduğu varsayımı ısrarla sürüyor.”
Burada Jung’un söylediği çok önemli bir şey Tanrı’yla ilgili hükümlere varmak,onu reddedip kabul etmek yerine kendisini insan ruhunda açıkça belli eden varlığına yanaşmak ve onunla yaşamak gerekliliğinin anlaşılması mecburiyetidir.Ayrıca yine sözlerinden anlamaktayız ki Jung , fiziksel evrim sürecine benzer şekilde, ruhun da bilinçdışı kısımlarından başlayarak giderek bilinci de içerecek şekilde bir evrimleşme süreci geçirdiğine inanmaktadır. Hayvanlarda bu gün hala bilinçdışı seviyede faaliyet gösteren zihin insanlarda son birkaç bin sene içersinde inanılmaz bir yükseliş göstermiş,bilinçdışı kısımlardan ayrışmayı başlayan ve sonra giderek keskinleşen bilincin o muhteşem ışığıyla varoluşun kör karanlığı aydınlanıvermiştir. Jung’un bu söylemi ile Hegel’in Diyalektik felsefesi arasındaki paralellik dikkat çekicidir. Hegel’e göre her şeyin özü olan evrensel bir varlık vardır.Bu İde’dir.İdeden ayrı bir ilke,onun dışında hiç bir şey yoktur.Evrende var olan her şey onun belli bir biçimde belirmesi, tensel bir hal almasından ibarettir.Böylece ide’nin başlangıçtaki teklik ve birliği doğada gördüğümüz çeşitlilik ve ayrılığa dönüşmüştür. Ancak diyalektik gereği, ide tek tek varlıklara dönüştüğünde kendi kendisiyle çelişkiye düşmüş (kendini olumsuzlamış) ve bu yüzden insan bilinci(Tin) vasıtasıyla tekrar bütünselliğe yönelmiştir. İşte insan zihninin(Tin’in) kendisini tanıması ve evrenin özündeki mutlak varlığı idrak etmesiyle, başlangıç noktasına yani suretlerin ötesinde ki teklik ve aynılığa (yani İde’ye)geri dönülmüş olur.Açıkça Tin kendini bilip tanıyan mutlak varlıktır.
“Düşünme yeteneği insanın hayvanlar dünyasından çıkıp yücelmesini sağlamıştır ve bu olgu,doğanın ona bilincini geliştirmesi için bu yüksek yetiyi verdiğini gösterir. Bilinç yoluyla,dünyanın var olduğunun farkına varıp doğayı sahiplenmesi,Yaradan’ı da onaylaması demektir.Bilinçli düşünce olmasaydı dünya olayların dünyasına dönüşemezdi.Yaradan kendisinin bilincinde olsaydı,bilinçli yaratıklara gereksinimi olmaz,ayrıca,büyük bir olasılıkla milyonlarca yıl süren sayısız türlerin ve yaratıkların üremesini sağlayan yaradılışın dolaylı yöntemleri,amaçlı bir tasarımın sonucu olmazlardı”
Parapsikoloji hakkında görüşleri
Metafizik konularda deneyime önem verir Jung.Peşin yargılı değildir.Tam olarak emin olmadığı, izah edemediği şeyleri bilimsel gerçekler gibi sunmaya da yanaşmaz.Ama parapsikolojik olgularda sıklıkla yaşandığı gibi deneyimlenen şey izah edilemiyorsa yok mu sayılmalıdır diye düşünür. Belki de bu izah henüz,bu gün için yapılamıyordur. Deneyimlenen şeyin onu deneyimleyen kişi açısından açık bir gerçekliğe sahip olduğu ortadadır.Bu gerçeklik herkes tarafından algılanan, objektif ve bilimsel bir gerçeklik değil öznenin algısal dünyasına ait sübjektif bir gerçekliktir.Şahsın dünyasında yer bulmuş, onu etkilemiş, düşünce akışını değiştirmiş bir gerçekliktir.
Jung da parapsikolojik tabiatta bazı deneyimler geçirmiş olduğunu söyler.Örneğin 1914 de patlayan birinci dünya savaşı öncesinde görmeye başladığı imgelerin ve düşlerin yaklaşmakta olan felaketi haber vermesi gibi…İlk defa 1913 yılının ekim ayında yaptığı bir gezi esnasında bir imgenin etkisi altına girdiğini hisseder.Kuzey denizi ve Alp dağlarının arasındaki alanın kuzeyi ve alçak yerleri dev bir dalga tarafından kaplanmaktadır sanki.Çok büyük bir felaketin sürdüğünü anlar Jung.Sarı dev dalgalar medeniyetin enkazını ve ölmüş binlerce insanı sürüklemektedir.Sonra tüm deniz kana dönüşür ve bu görüntü bir saat kadar sürer. İki hafta sonra imge yinelendiğinde içindeki bir ses “iyi bak” der ona,”gerçek bu ve hiç kuşkun olmasın böyle olacak” Jung açıklayamadığı bu görüntüleri bir psikozun eşiğine geldiği şeklinde yorumlar.1914 yılının ilkbahar ve yazında üç kez yinelenen başka bir düş görür.Yazın ortasında kutuplardan inen bir soğuk dalgası yeryüzünü dondurur.Kanallar donar,yeşillik ölür ve insanlar oraları terk eder.1914 yılının Ağustosunda ise geleceğini sezinlediği felaketler gerçekleşip , büyük savaş patladığında Jung hayretler içinde kalır..Jung başka bir seferinde de karısının bir akrabasının ölümünü düşünde görür ve gece yarısı aniden uyanır.Sabah ise karısının kuzeninin o gece öldüğü haberi gelmiştir.Jung’un izah edemediği bir başka olay bir düğün toplantısının yapıldığı otelde gerçekleşir.Bu toplantı esnasında tanıştığı bir avukatla suçlu psikolojisi üzerinde hararetli bir sohbete dalar.Bir sorusunu yanıtlayabilmek için o anda uydurduğu bir öyküyü anlatmaya koyulur.Bu esnada adamın yüzü değişmeye,masaya sessizlik çökmeye başlar ve bunun üzerine konuşma kesilir.Kısa süre sonunda Jung masadan kalkıp lobiye indiğinde yanına gelen konuklardan birisi ,adamın hikayesini nasıl olup da tüm ayrıntılarıyla bilebildiğine şaştıklarını ve doğrusu adamın bunların yüzüne karşı söylenmesine çok bozulduğunu söylediğinde şaşırıp kalır.Jung’un adamla ilgili hiçbir fikri yoktur çünkü.Jung otobiyografik özellikli “Anılar,düşler ,düşünceler” kitabında bu olaya benzer şekilde yaşamı boyunca bilmesi imkansız olan bir şeyleri ansızın bildiğini söyler. Bu bilgiler ona kendi düşünceleriymişçesine kendiliğinden gelmektedir sanki.Jung bu “gerçeği görebilme” yeteneğinin içgüdüsel ya da başkalarıyla “participation mystique” denen birleşmenin bir sonucu olduğuna inanır. Bu ifade bilinmeyen bir dünyanın gizemlerine ruhun sezgisel yeteneğiyle katılması anlamına gelmektedir besbelli.
Yukarıda Cral Gustav Jung hakkında okuduğunuz bölüm Dr.Can Güngen'in "Jung'u anlamak" isimli taslak halinde bulunan kitap çalışmasından bir özet içermektedir..Her hakkı saklıdır.İzin alınmaksızın yayınlanamaz. İletişim için:cangungen@gmail.com 20.şubat 2009
|