freud ve psikanaliz
 

sign

1.Bilinçdışı:
..

.. a.Varlığı nasıl anlaşılır?
...b.Zihnin topografik kuramı
...c.Bilinçdışının içeriği ve birincil zihinsel süreç
.. d.Bilinçdışı duygu barındırır mı?

 

2.İçgüdü Kuramı


...a.içgüdü nedir?
...b.Değişmezlik ilkesi(Nirvana ilkesi) ve haz ilkesi
...c.Ego içgüdüleri ve cinsel içgüdü

 

3.Bastırma(represyon)

 

.. a.Bastırma mekanizmasının işleyişi

.. b.histeri semptomatolojisinde bastırma mekanizmasının yeri

...c.Histeride bastırma ve konversiyon ilişkisi

 

 

4.Psikoseksüel gelişim süreci
....

....a.Oral evre
... b.Anal evre
....c.Fallik evre ve  Ödipus karmaşası
....d.Erişkin tipi genital örgütlenme ve pregenital kalıntıları

 

5.Psikopatoloji kuramı
...

....a.iç çatışma ve uzlaşı oluşumu(compromise formation)
... b.psikonevrozlarda semptom oluşumu
... c.Şizofrenide semptom oluşumu

 

6.Aktarım,karşı aktarım ve aktarım nevrozu

 

 

7.Primer ve sekonder narsizm

 

8.Libidonun görünümleri:Sevgi ve nefret

 

 

9.Ruhsal Yapı Kuramı

...

.....a.ego ve id .
... .b.Kastrasyon anksiyetesi mi, ölüm korkusu mu...

.....c.Ödipus karmaşası ve süperegonun oluşumu

 

 

10.Haz ilkesinin ötesinde:Ölüm ve yaşam içgüdüleri
.....

.... .a.Ölüm içgüdüsü
......b.Yaşam içgüdüsü

 

 

11.Anksiyete Kuramı

 

 

 

 

1.Bilinçdışı

 

a.Bilinçdışının varlığı ve kanıtları :

 

Bilinçdışı varsayımı Freud’un çalışmalarını başından beri vardır.Ancak konuyla ilgili ayrıntılı bir incelemesini ancak 1915 ‘te yayınlanan “Bilinçdışının Varlığı ve Kanıtları” isimli makalesinde görebiliyoruz. Freud,bastırılmış düşüncelerin bilinçdışına itildiğini ve bilinç alanından böylece uzaklaştırılmış olduğunu söyler. Peki bilinçdışının varlığından nasıl emin olabiliriz.En basit “kanıt” der Freud , hepimizin günlük hayatında yaşadığımız türden aklımıza aniden gelen ve nereden geldiğini çıkartamadığımız düşüncelerdir.Bilincimiz belli bir anda sınırlı bir algı ve  düşünceye sahiptir.Oysa bilgi ve duygu birikimimiz bilincimizin dışında (bilinçdışında) bir yerlerde hazır ve nazır beklemektedir.

Mantıki açıdan bakarak da bilinçdışının varlığını ortaya koyabiliriz.Ardı ardına gelen bilinçli zihinsel eylemlerin sıkı bir zincir oluşturduğunu düşünürsek ,her zaman sebep sonuç ilişkileri kuramayacağımız,açıklamakta zorluk çekeceğimiz  durumlarla karşılaşırız.Ama eğer araya bilinçdışı düşünceleri koymayı başarırsak eksiksiz bir sebep sonuç zincirine kavuşabiliriz.
Hipnotik deneyler bilinçdışını ortaya koyan fenomenlerdir.Hipnoz sırasında verilen telkini,suje uyandıktan sonra, hipnoz esnasında yaşananları hatırlamadığı halde yerine getirebilir.
Düşler ve dil sürçmeleri de bilincin farkında olmadığı olayları günışığına çıkartır ve bilinçdışının varlığını ortaya koyarlar.

 

b.Zihnin topografik(yerbetimsel) kuramı: (başa dön)

 

Freud’un yaptığı ilk zihinsel model zihnin üç katmandan meydana geldiğini ileri sürüyordu:Bilinçdışı, bilinçöncesi ve bilinç.Bilinçöncesi, bastırma işlemine uğramamış, her an bilince getirilebilme yeteneğine sahip zihinsel materyalin bulunduğu bölgeydi.Hangi materyalin bastırılacağı hangi materyalin bilince çıkabileceğine karar veren sansür mekanizması ,bilinçdışı ile bilinçöncesi arasında konumlanmıştı.Burada bahsedilen zihinsel bölgelerin anatomik olarak yerleri belli olduğu iddia edilemezdi.Ancak bilginin kaydedildiği bölgelerin farklılığına işaret etme bakımından böylesi bir ayrımın kabulü, kuramın işlerliği bakımından yeterli olacaktı.
Ruhçözümleme sırasında keşfettikleri Freud’u zihnin bilgi kayıtlarını ayrı bölümlerde saklayan kompartımanlara sahip olduğunu düşünmeye zorluyordu. Bir bilgiyi taşıyan “yaşantısal kayıt” bilinçdışında bulunuyorsa, kişiye hatırlamadığı bu kaydı anımsatmaya çalışmak boşuna oluyordu.Bu bilgi hastanın bilincine analist tarafından ulaştırıldığında hasta bu bilginin kaydına gerçekte birbirinden ayrı iki kompartımanda sahip olmuş oluyordu. Biri bilinç alanında diğeri ise bilinçdışında. Ancak , bilinçli bilgi hastanın zihnindeki  bastırılmış materyale ,hastanın dirençleri nedeniyle ulaşamıyordu.Psikanalitik tekniğin olanak sağlamasıyla dirençler gevşediğinde ise bilinçdışı yaşantı kaydına artık ulaşılabiliyor ve o zaman hasta başta söylenen şeyin gerçekliğini anlayabiliyordu.

 

c.Bilinçdışının içeriği ve birincil zihinsel süreçler (başa dön)

 

Bilinçdışı tıpkı hayvanlarda olduğu gibi, kalıtım yoluyla aktarılan içgüdülerden oluşan bir çekirdeğe sahiptir.Çocukluk gelişimi sırasında yararsız bulunan şeyler bunlara ilave olur.Bilinç ve bilinçdışı sistemler arasında içeriksel bakımdan önemli ayrım ancak erişkinliğe doğru atılan adımlardan sonra ortaya çıkar.
Bilinçdışı ruhsal enerji ile yüklü ve bu yüklerini boşaltmak isteyen  itkilerden oluşur.Bilinçdışında işleyen sürece Freud birincil ruhsal süreç adını vermiştir.Bu süreçte düşüncelerin yükleri birbiriyle yer değiştirebilir.Bir kaç düşüncenin yükü bir düşünce üzerinde yoğunlaşabilir.Dış gerçekliğin hükmü burada yoktur.Hakim olan gerçeklik ,iç gerçeklik yani ruhsal gerçeklik ve onun çalışma prensibi olan “haz ilkesidir”.Yüklü itkiler birbirleriyle çelişmezler.Böyle itkiler etkinleştikleri zaman aralarında bir uzlaşma yolu bulurlar.Bilinçdışı dinamik bir işlevselliğe sahiptir. Bilinçöncesi ile işbirliği yapabilir,onu etkiler ve ondan etkilenir.
Bilinçdışı dışşal uyaranların algısına  tamamen açıktır.Ancak bilinçdışından uzanan yollar bastırmanın engeliyle karşılaşır.

 

d.Bilinçdışı duygu barındırır mı?(başa dön)

 

Freud bu soruya olumsuz yanıt veriyor. Freud’a göre içgüdü salt kendi varlığıyla algılanamaz.Bir içgüdünün varlığı onun bağlandığı düşünce ile yani içgüdünün ruhsal temsilcisiyle bilinç düzeyinde algılanabilir.Bastırılmaya uğrayan şey her zaman içgüdünün bağlı olduğu düşüncedir.
Freud’a göre duygular, boşalım süreçlerine karşılık gelir.Düşüncelerin bir “duygu kotası” vardır ve düşüncenin nicel gücünü bu kota belirler.Bir düşünce bastırıldığında ona bağlı duygu kotasının başına üç farklı şeyden birisi gelir. Duygu kotası ya fobik nevrozlarda olduğu gibi bastırılan düşünceden ayrılarak bilinçteki bir başka düşünceye aktarılabilir(yer değiştirme) , ya doğrudan “anksiyeteye dönüşür”,ya da “gelişiminin engellenmesi” anlamında baskılanır(ama bilinçdışında halihazır bekler halde bulunmaz)

 

----------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

2.İçgüdü kuramı (başa dön)

 

a.İçgüdü nedir?         1915’de yayınlanan “içgüdüler ve değişimleri” Freud’un metapsikolojik makalelerin ilkidir.İçgüdünün tabiatını kavramaya çalışan bu makale,içgüdünün fizyolojik uyaranlardan farkının tartışmasıyla başlar.İçgüdüde zihne uygulanan bir uyarandır gerçi ancak bir dış uyaran değil,organizmanın içinden kaynaklanan bir iç uyarandır.Her zaman aynı kalan değişmez bir etkisi vardır ve bir organdan ya da bedenin bir bölümünden kaynaklandığı için dış uyaranlardan kaçılabildiği gibi kaçınılması mümkün değildir.Zihnin algıladığı doğrudan içgüdünün kendisi değil ama onun tarafından “enerjiyle yüklenmiş düşünce” şeklindeki temsilcisidir.

b.Değişmezlik ilkesi(Nirvana ilkesi) ve haz ilkesi (başa dön) Canlı organizma hayatının başında dış uyaranlardan kaçınmak için kassal etkinlikte bulunmanın faydasını görür ancak içgüdüsel uyaranlardan bu yolla kaçınmanın mümkün olmadığını da anlamaya,böylece iç ve dış uyaranları ayırt etmeye  başlar.Zihnin “değişmezlik” ilkesine göre ,zihin “uyaranlardan tamamen kurtulma veya onları mümkün olan en düşük düzeye indirgeme” çabası içindedir.(Nirvana ilkesi) Sürekli ve kaçınılmaz bir akım gösteren iç uyaranlardan ise dış uyaranlar gibi kolayca kaçınılamayacağına göre iç uyaranlara hakim olmak için karmaşık stratejiler geliştirir.Bu çaba içerisinde zihinde ikinci bir çalışma ilkesinin ortaya çıktığını görürüz.Bu ilke “haz ilkesi” diyebileceğimiz nerede haz varsa ona,yani “hazza yaklaşma” ve “hazsızlıktan uzaklaşma” ilkesidir.Bu ilkeler arasındaki kökensel birlik olduğu düşüncesinden Freud daha sonra vazgeçmiş ve “Haz ilkesini” yaşam içgüdüsüyle , “Nirvana ilkesini” ölüm içgüdüsü ile bağlaşık ve temelde birbirlerine karşıt içgüdüler olarak düşünmüştür.

c. Ego içgüdüleri  ve cinsel içgüdü (başa dön) Freud,kaynaklarına göre ayrılabilen iki asal içgüdü olduğunu ileri sürer.Bunlardan birisi çok iyi bilinen cinsel içgüdü,diğeri ise ego içgüdüleridir.Cinsel içgüdüler başta çeşitli bedensel kaynaklardan kaynaklanır ve her biri “organ hazzı” elde etmeye çalışır.Daha sonra birleşir ve  cinsel içgüdüler olarak üreme işlevinin hizmetine girerler.İçgüdüler üzerinde dört tür  zihinsel işlem yapılabilir.Bastırılabilir,daha farklı amaçlara yüceltilebilir,içgüdü kendi amacının karşıtına veya  öznenin kendi benliğine dönebilir.Mazoşizm-sadizm ikileminde içgüdünün kendi karşıtına dönüştüğü, etkinlikten edilgenliğe bir dönüş mekanizmasının işlediği görülmektedir.Teşhircilikte de, başkasının cinsel organlarına bakma isteği ,tam tersine kendi cinsel organlarına başkaları tarafından  bakılması isteğine döner ve bakan kişinin “duyduğu farzedilen zevk” paylaşılır. Freud acı duyumunun cinsel uyarılmaya yol açabildiğini ve cinsel haz uğruna acı duyumunun hazsızlığına katlanılabildiğini düşünerek mazoşistik eylemin sadizmden önce geldiğini ileri sürdü. Bir kez cinsel içgüdü mazoşistik bir doyuma yönelmişse,aynı kişi başka sadisitik eylemlerde bulunarak acı çektirdiği kişinin acısını paylaşma yoluna da yönelebilirdi.Ancak sadizm cinsel içgüdünün ilk amaçlı eylemlerinden sayılamazdı.

 

Ego içgüdüleri:

 

Ego başlangıçta cinsel içgüdülerle yüklüdür ve otoerotik biçimde bunları kendi üzerinde doyurmaktadır. Bu dönem narsisistik bir dönemdir. Zamanla egonun kendini koruma içgüdüleri ile dış dünya deneyimlenerek , nesneler tanınmaya başlar.İşte o zaman haz veren nesneler sahip oldukları çekim ile sevgi nesneleri olarak tanınır ve içe alınırken,haz vermeyenlerden uzaklaşma duygusu  nefret hissini doğurur ve nesne   dışa atılır. Böylece  ego bir “haz egosu” haline gelir.
Zamanla kendini koruma içgüdüleri ile ilgili nesneler söz konusu olduğunda hissedilen şey sevgiden çok  “gereksinim veya hoşlanma” olmaya başlar.Sevgi ise cinsel içgüdülerin bir marifeti olarak kalır.Freud nefreti cinsel içgüdülerle bağlantılı görmez ve kendini koruma içgüdülerinin bir neticesi sayar.Ona göre nefretin tarihi sevginin tarihinden eskidir ve egonun “uyaranlar dünyasını reddedişi” ile ilk kez hissedilir.

 

Cinsel içgüdüler:

 

Cinsel içgüdüler bazı evrelerden geçerek gelişirler.Önceleri tamamen narsisistik düzeyde ,tamamen egonun içine dönmüşken zamanla nesnelere yönelirler.Nesnelere yöneldiğinde ilk karşımıza çıkan  evre “oral evredir” ve devimsel çaba bütünleşme/yiyip yutma üzerindedir. “Anal evreye” geçildiğinde cinsel içgüdü nesnelere ve kendine hakim olma/kontrol etme üzerine yoğunlaşır.Bu evrede çocuk nesnelere hakim olmaya çalışırken onlara zarar verip vermediğiyle ilgilenmez.Tek amaç nesnelere hakim olmaktır.Ve ancak fallik evreden sonradır ki tüm cinsel dürtüler birleşip üreme faaliyetini amaç edinir hale gelir.

 

----------------------------------------------------------------------------------------

 

3.Bastırma

 

a.Bastırma mekanizmasının işleyişi (başa dön) Bir dış uyarandan kaçılabilmesine karşın bir iç uyarandan yani içgüdüden kaçılamaz.Ama içgüdü bastırılabilir ya da kınanarak reddedilebilir.Freud bastırmanın yargıya dayalı reddetmenin bir ön evresi olduğunu ifade etmiştir.Bastırma işlemi bilincin oluşumuyla birlikte bilinçdışı ve bilinç ayrıldığında ortaya çıkar.İçgüdünün doyumu ile elde edilecek haz , içgüdünün ruhsal temsilcisi olan düşüncenin  diğer istemlerle çatışması sonucu ortaya çıkacak hazsızlıktan daha ufak ise düşünce  bastırılır yani bilinçdışına itilir.
Birincil bastırma ile içgüdüye bağlı düşünce bastırılır.Bu işlemi takiben bastırılmış temsilcinin zihinsel türevleri,çağrışımlarla bastırılan düşünceye bağlı düşünceler de bastırılır.
Bastırma işlemini takiben bastırılan materyalin bilinçdışında tutulması için sürekli güç yani ruhsal enerji (libido) harcanması gerekir.Eğer bastırılan materyal çok zor baskı altında tutulabiliyorsa bilince dönmeye çalışabilir.Bastırılan düşüncenin bir “duygu kotası” vardır.Bu kota tamamen bastırılamayacak kadar yüksekse düşüncenin bastırılması işlemine ek olarak,duygusal enerji bilinç düzeyinde asıl düşünceyle çağrışım yapabilen ve onun yerine geçen  bir nesneye bağlanabilir Başka bir ihtimal bu duygusal enerjinin anksiyete dönüşmesidir.Her iki durumda da  “başarısız bastırma” söz konusudur ve bastırma işleminin keşfini de bu türden başarısız bastırmalara borçluyuz.
Bastırılan düşünce ve türevlerinin bilinçle ilişkisi kesilir.Ancak bastırılan düşünceler bilinçdışında örgütlenmeler , bağlantılar kurmaya, birikmeye  ve gelişmeye devam ederler.Psikanalitik yöntem serbest çağrışım tekniği ile bastırılmış materyale ulaşmaya sağlayacak her türden çağrışıma açık olmayı hedefler.

b.Histeri semptomatolojisinde  bastırmanın yeri (başa dön)
Histeride her zaman, cinsel bir içeriğin kabul edilemez bulunarak bastırılmış olduğunu ileri sürüyordu. Hastanın belirtileri sadece bu güne ait bir olayla ilişkili değil,eski deneyimlerinde bir ürünüydü. Dolayısıyla yaşanan durumu  bir eskiye dönüş,bir “gerileme” diye adlandırmak mümkündü. Hastada belirtilerin yol açmasına yol açtığı varsayılan travmatik olaylar bazen dışarıdan bakan bir gözlemciye abartılmaması gereken ,sıradan bir olay gibi görünebiliyordu.İşte Freud’a göre ,sıradan görünen,pek çok kişinin rahatsızlanmadan savuşturabileceği  bir travmanın ,bazı kişilerde histeri semptomlarına yol açması bu kişilerin travma konusu hadiseye doğal hassasiyetlerinden kaynaklanıyordu.Bu hassasiyet kalıtımsal değil,edinimseldi ve son yaşanan travmatik deneyim hayatın ilk yıllarında yaşanan zihinsel deneyimleri  çağrıştırmak suretiyle hasta üzerinde güçlü bir etki yaratıyordu. Gerilemeye neden olan anılar  , tecrübelerinden çıkarabildiği kadarıyla çocukluk çağı cinsel deneyimleriyle ilgiliydi.

c.Histeri semptomatolojisinde bastırma ve dönüşüm (konversiyon) ilişkisi (başa dön) Dönüşüm/ konversiyon” adı verilen olgu, oluşan bir duygu/düşünce yumağının (-ki toplamda  bir elektriki impuls olarak düşünülüyor)kişinin egosunda kabul edilmeye uygun bulunmayarak, bütünden koparılmasıyla ve kendisine ulaşılabilecek çağrışımlardan soyutlanması ile başlıyordu.Anı,yani düşünsel içerik bastırılarak bilinçdışına itiliyor ve burada bir “çekirdek” oluşturarak egoyla uyumsuz materyalin birikmesine yol açıyordu.Sorun düşünce içeriğinden kopan ve boşta kalan duygusal enerji yüküne (eksitasyon dalgasına) ne olacağıydı. Serbest kalan bu enerji yükü  ise eğer kişinin bünyesi uygunsa sinir sisteminde başka ve yanlış bir yolu, bedensel tipte bir sinir uyarım yolunu (somatik innervation) kullanarak boşalmaya çalışıyor ve neticesinde histerik belirti (felç,uyuşukluk, kasılma, bayılma vb.) ortaya çıkmış oluyordu. Eğer  hastanın bünyesi (hereditesi) bedensel/nörolojik dönüşüme (konversiyon) müsait değilse bastırmadan sonra serbest kalan duygusal enerji orijinal fikre hiç benzemeyen bir “düşünsel içeriğe” başlanıyor böylece boşalmamış ama “yer değiştirmiş” oluyordu.Saplantı nevrozlarının temelinde yatan patofizyolojik olgu işte buydu.

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

4.Psikoseksüel Gelişim Kuramı

 

Psikoseksüel gelişim dönemleri:Pregenital ve genital dönem

 

Erişkinlere özgü cinsel etkinliğin yıllarca öncesine uzanan bu cinsel filizlenme devresi Freud’a göre birbirini takip eden  kaba iki bölüme ayrılır.Yaklaşık üç yaşlarında başlayıp gelişen “genital organizasyon dönemi” ve genital bölgenin cinselliğin dizginlerini almadan hemen öncesinde ki “pregenital  (genital öncesi)organizasyon dönemi.”

A.Pregenital dönem..

Freud çocukluk çağı cinselliğinin neden dikkatlerden kaçtığını açıkladıktan sonra çocuk cinselliğinin ifadeleri üzerinde durur. İnfantil dönemde cinsel dürtü haz duyusunun duyumsanabileceği beden bölgeleri olarak öne çıkan  erotojenik bölgelerin(deri ve muköz membran) uyarılması ile doyurulur.

 

a.Oral evre: (başa dön)

İlk sene içinde dudaklar  ve ağız mukozasının erotojenik bölgeler olarak öne çıktığı “oral” dönem görülür Anne memesi bebeğin cinsel dürtüsünün yöneldiği ilk nesnedir. Annenin bulunmadığı anlarda ise  parmak emme faaliyeti memenin yerine geçer.Bu dönemde anne memesi kadar,  ebeveynin dokunuşları, öpüşleri,sarılışları gibi sevgi gösterileri de bebeğe cinsel uyarım ve doyumlar sağlar. Bir dereceye kadar doğal ve gerekli olan bu sevgi gösterilerinin aşırılığı, Freud’a göre bebeğin libidosunun aşırı ve erken gelişimine yol açıp ta sıkı sıkıya ebeveyne bağlanması suretiyle erişkin yaşamdaki bir nevrozun temelini oluşturabilir.Maalesef, bu sevecenlik gösterilerinin üzerlerine titredikleri bebekleri açısından böylesine tehlikelere gebe olduğu ebeveynlerin aklına çoğu zaman gelmez.
Memeden kesilme zamanı geldiğinde bebek artık meme imgesini zihninde barındıracak duruma gelmeye başlamıştır.Takip eden dönemde cinsel obje yoktur ve cinsel edim otoerotik karakter göstermeye başlar.. Cinsel objenin söz konusu olduğu durumlarda cinsel dürtü, skopofili (bakmaktan duyulan haz), teşhircilik ve sadizm şeklinde doyum kanalları bulur.

b.Anal evre: (başa dön)

Anüs çevresindeki sfinkterin (anüsü büzen kaslar) istemli olarak kontrol edilebilmesiyle birlikte ikinci yaşa adım atılmasıyla beraber “anal” pregenital dönem ortaya çıkar.Haz duyusunun merkezi, bu dönemde anüs etrafına kaymıştır ve çocuk dışkısını tutmayla, bırakma  edimlerinin arasındaki ikilemi (ambivalans) yaşamaktadır.Çocuğun bu dönemde dışkı kontrolü üzerindeki hakimiyeti anneyle çatışmasına ve onun istediği tarzda hareket edip etmemesine (dışkısını tuvalete gidene kadar tutması ya da erkenden bırakması) imkan verir.Beden üzerinde tesis edilen bu tür bir “kontrol duygusu” ve itaatsizliğin bir ifadesi olarak, dışkıyı ansızın boşaltabilme şeklindeki sadistik dürtülerin boşaltımı bu döneme damgasını vuran başlıca psikolojik gelişmedir.Etkinlik ve edilgenlik impulsları arasında gerçekleşen mücadele, anal gelişimsel dönemin sonuna kadar, başat dürtüsel çatışma biçimi olacaktır.
Freud  anal bölgenin erotojenik uyarılara duyarlılığı dolayısıyla çocukların kakalarını hemen yapmayıp bir süre tuttukları gözlemine de değinir. Hazzı yitirmemek ve kakayı “bekletmek” daha sonraki yıllarda sürdürülecek “tutucu-biriktirici” bir tutumun öncüsü olabilir.Freud nevrotiklerde sık görülen kabızlığın ,kakayı bekletme tutumuyla ilişkisine de dikkat çeker.

Üstünlük güdüsü ve sadizm…

Freud,daha sonra  Adler’in önem bakımından ilk sıraya  taşıyacağı üstünlük elde etme güdüsünden de söz eder bu çalışmasında.Freud’a göre, genital bölgenin hakimiyetinden önce ortaya çıkan bu güdü acıma yeteneği tarafından sınırlanır.Hayvanlara ve oyun arkadaşlarına yönelen “üstünlük güdüsünün” bir tezahürü olan acımasızlık güdüsü,çocuğun doğasının ve içinde varolduğu kültüre ait değerlerin bir fonksiyonu olan merhamet duygusuyla nötralize  edilmelidir. Edilemediğinde ise erotojenik içgüdü ile arasında kurulan bağ erişkin seksüel yaşama anal-sadistik impulslar ile taşınacaktır.

 

c.Fallik-ödipal evre: (başa dön)

 

Freud,entelektüel ve incelikli kimi ruhsal faaliyetlerin yanısıra vicdan ve özeleştiri gibi yüksek ruhsal faaliyetlerin de çoğu zaman bilinçöncesi ve dışında yürütüldüğünü iddia eder. “Narsisizm üzerine” makalesinde Freud’un ilk  kez bahsettiği “ego ülküsü” veya diğer adıyla “süperego” ,ego’nun bir bölümü olarak düşünülmüştür.Ancak süperego bilinçle ego’nun olduğundan daha az ilişkilidir,yani süperego daha çok bilinçdışı bir işlevselliğe sahiptir.
.Süperego’nun kurulumu ödipal dönemin sonunda oluşur.Erkek çocuk ilk nesne seçimini anneye,kız çocuk babaya yapar.Yapılan seçimin önünde engel olarak görünen  erkek çocuk için baba,kız çocuk için  anne üzerine düşmanca duygular geliştirilir.Çocuk bu duygularla başa çıkamaz ve sonunda odipus karmaşasının bir çözümü bağlanması gerekir.Odipus karmaşası, erkek çocuğun anneye yatırdığı ruhsal enerji yükünü azaltarak baba ile özdeşleşmesiyle,kız çocuğun ise babaya yönelttiği nesne yükünü azaltarak anne ile özdeşleşmesiyle son bulur.Bu özdeşleşmeler ilk süperego oluşumunun çekirdeğini oluşturur. Ödipal dönemde cinsel ilgiler ne denli yoğunsa bu ilgileri bastırmak için baba korkusunun ve diğer kültürel etmenlerin (eğitim,din) daha güçlü olarak egoya yerleşmesi gerekmekte ve süperego olarak adlandırılan bu bastırıcı oluşum o denli güçlü olmaktadır.Bu şekilde oluşan gereğinden güçlü , hatta egoya sadistik bir şekilde davranan bir vicdan “bilinçdışı suçluluk duygularının” olağan kaynağıdır

 

Genital organizasyon dönemi ve pregenital takıntılar- başa dön

 

Normal şartlarda başlıca erotojenik bölge olma özelliği üç yaşından sonra genital bölgeye geçerse de bazı şartlarda her iki organizasyon şekli de (oral ve anal) ömür boyunca sinirsel yapı içinde belli ölçülerde varlığını sürdürebilir ve ileride ortaya çıkacak pek çok psikolojik sorunun kaynağını oluşturabilir.Oral dönemde takıntı gösteren birisi ilerleyen yıllarda içki ve sigaraya aşırı düşkünlük gösterebilecektir.Aksine, bireyin oral hazlara yönelimi baskı altına alınmışsa yeme bozukluğu,histerik kusma , ”globus histericus” denilen, boğaza oturan bir yumruk   hissiyatıyla  karakterize sinirsel bir rahatsızlığın  ortaya çıktığı  görülebilir.

Cinselleştirilen uyaranlar…

Freud bazı bedensel duyumların cinsel uyarı üretebilme kapasitesinde olduğunu ileri sürdü.İç kulakta yer alan vestibüler sistem denge fonksiyonu ile ilgili bir organdır.Vestibüler sistemin uyarılması  bir cinsel uyarı duygusu yaratabilir. Çocukların küçük yaşlarda havaya atılıp tutulurken yaşadıkları zevki ele veren kıkırdamalar bunun açık bir örneğidir.Boğuşma,güreşme gibi kassal etkinlikler, haz duygusu yaratabilmesi bakımından cinselleştirilebilir etkinliklerdir ve sadizmin kökeninde de yer tutabilirler. Korku,endişe,acı gibi duyumlar cinselleştirilebilir türde duyumlardır.

 

----------------------------------------------------------------------------------------------

 

5.Freud’un psikopatoloji kuramı:

 

Freud, “metapsikoloji” adı altında ortaya koyduğu sağlıklı insan psikolojisini izah etme iddiasındaki psikolojik kuramını kuşkusuz hastalarıyla yaptığı çalışmalara dayandırmıştır. Freud’un eleştirilen bir yönü de budur. Psikopatolojik materyalden seçilerek sağlıklı insan psikolojisine mal edilen unsurların geçerliliği sorgulanmıştır.

 

a.İç çatışma (inner conflict) ve uzlaşı arayışı(compromise formation)

(başa dön)

 

Freud’un psikopatoloji ile ilgili kuramsal açıklamaları, ileri sürdüğü “ruhsal (içsel) çatışma” kavramı çerçevesinde anlaşılabilir.Freud’un dehasını ortaya koyan kavram budur. İnsan psişesinde(ruhsal varlığında), benlikten (ego) bağımsız bir çatışma vuku bulabilir.Bu çatışmanın tarafları, Freud’un metapsikolojik külliyatında önerilen “ruhsal yapılanmanın” iki temel unsurudur:İçgüdüleri/dürtüleri temsil eden “id” denilen yapılanma ve insanın ahlaki benliğini temsil eden “Süperego”dur bu unsurlar.Dürtülerin sınır tanımayan zorlamasına ahlaki üstben karşı çıkar ve “sinyal anksiyetesi” tetiklenir. Sosyal bakımdan dürtü doyumunun uygunsuz olduğu noktada çatışmanın kaderini belirleme görevi “ego”ya bırakılacaktır. Ego hem id’i tatmin edecek hem de süperego’ya uygun düşecek bir çözüm arar.İlk akla gelen çözüm “represyon” yani dürtünün geldiği yere bilinçdışına güç kullanılarak gönderilmesi, bastırılmasıdır.Bastırma sonrası ,bastırılan dürtüsel enerjiyi bilinçdışında tutabilmek için bir “karşı enerji” kullanılmasının gerekliliğinden bahseder Freud.Bastırma iyi yapıldığında dürtü gözden kaybolur gider.Ama bastırma bazen istendiği ölçüde başarıyla gerçekleştirilemez.Ve “her nevroz” der Freud “aslında başarısız bir bastırmaya işaret etmektedir.” Zira yeterince kuvvetli bastırılamayan materyal,bir süre sonra bastırıldığı yerden bilince doyum bulmak üzere geri dönmek isteyecektir.. “Bastırılanın geri dönüşü” anksiyete mekanizmasını harekete geçirecek ve çalan tehlike çanları altında ego denetiminde bulunan savunma mekanizmaları repertuarına başvurarak “id ve süperego’yu uzlaştıracak bir çözüm yolu ortaya koymaya çalışacaktır.
Semptom(belirti) oluşumu da işte bu çözüm yollarından birisidir. Felç, geçici körlük, afazi(konuşma kabiliyetinin yitirilmesi),unutkanlık,iktidarsızlık,erken boşalma, vertigo atakları(şiddetli baş dönmesi), bulantı ve kusma,mide krampları, iştahsızlık ve zayıflama vb. gibi çeşitli psikolojik menşeli “semptomlar”(belirtiler) işte böylesi bir çatışmayı uzlaştırmaya yönelik “kefaretler” olarak karşımızda belirir. Burada geçerli savunma mekanizması Freud’un uzmanlaştığı ünlü “histeri rahatsızlığının” sorumlusu  “konversiyon/dönüşüm” mekanizmasıdır. Freud, ”konversiyon” sonucu ego için iki tür kazancın ortaya çıktığını ifade eder. İlk kazanç; “primer kazanç” (primary gain) denilen dürtüsel enerjinin semptomun nesnesi olan organı  kaplayan enerjiye dönüşmesidir.Sözgelimi “felçli ayak” daha önce hastanın hatırında bile değilken şimdi artık büyük ölçüde ruhsal enerjinin yatırıldığı “önemli bir bacak” olmuştur.Bu önem iyileşme arzusuna,talebine,fantezisine,rüyalarına yansıyacaktır. Diğer kazanç ise “ikincil kazanç” (secondary gain) denilen,hastanın hastalığı nedeniyle artık azade olduğu sorumluluklarından kaynaklanmaktadır.Bir şeyleri yapmadığı için suçlanan hastanın artık o tür işleri yapmamak için geçerli  bir nedeni vardır.

Freud nevroz ve psikozları ,çatışmanın çözümü için  hangi savunma mekanizmalarının kullanıldığına bakarak çözümlemeye girişir.Örneğin paranoya için,”denial/inkar” ve “projeksiyon/yansıtma”,fobi için “replacement/yer değiştirme”,obsesif kompülsif bozukluk için “isolation/yalıtma” ve “doing/undoing-yapma/bozma” mekanizmalarının kullanıldığını ve o yüzden, “o yada şu değil” işte tam “bu hastalığın” belirtilerinin görüldüğünü söyler.

 
b.Psikonevrozlarda semptom oluşumu (başa dön)

Psikonevrozların üç ayrı örneğinde bastırmanın ve buna eşlik eden savunma düzeneklerini görebiliriz.Bir fobik nevroz vakasına bakalım önce.Freud’un “Küçük Hans” vakasında(1909) ,annesine duyduğu sevgi ve kıskançlık nedeniyle babası tarafından cezalandırılacağından korkan küçük çocuğun atlardan duyduğu korku çözümlenir. Babadan ve babasının sevgisinden vazgeçemeyeceği için çocuğun bulduğu yol,babasına duyduğu öfke ve korku duygularını bastırarak ,duyguların nicel bölümünü karışık bir ilişkiler yolunu izleyerek babanın yerini tutan  atlara aktarmasıydı(displacement).Böylece sadece atlardan kaçınması yetiyordu.
İkinci olarak konversiyon nevrozlarına bakalım. Düşünsel içerikle birlikte duygusal içerik de bastırılmış ve tümüyle bilinçten uzaklaştırılmıştır.Ancak duygusal enerji düşünce ile bağlantılı,onu simgeleyecek biçimde bir organın sinirsel enerjiyle yüklenmesine harcanmıştır. Böylece bilinçte Charcot’un kullandığı bir terim olan “la belle indifference” denilen bir kayıtsızlık hali hakimken bedensel olarak bir felç,duyu bozukluğu vb. gibi ciddi  nörolojik bir semptom ortaya çıkmıştır.
Üçüncü olarak takıntı nevrozlarına bakabiliriz.Burada sevilen kişiye karşı aynı zamanda nefret duyguları da vardır.Yani ambivalan (çift değerli) bir duygu durumu söz konusudur.Semptom oluşumundan önce  nevrotik kişide muhtemelen stres yaratan bir travma sonucu anal-sadistik döneme bir gerileme olur ve nefret duyguları ön plana çıkar.Bu durum vicdan tarafından kabul edilemez ve kötü duygular bastırılır.Görünürde “tepki oluşumunun” getirdiği bir aşırı vicdanlılık hali hakimdir.Semptom oluşumu ancak bir noktadan sonra ortaya çıkar.Bu nokta bastırılan materyalin giderek güçlenmesi ve geri dönmeye kalkmasıdır.Ego bu durumda bastırılan düşüncenin yerine geçen çoğunlukla küçük ve ilgisiz görünen bir düşünce bulur.Ardından bu düşünce ile ilgili eylemlerin yasaklanması, kaçınılmasına yönelik davranışlar devreye girer.Ancak yerine konan düşünce ve ilgili eylem günlük hayatta kolayca kaçınılamayacak bir şeyse kişinin hayatını felç eden sonsuz bir “yapma-iptal etme” davranışı ortaya çıkar.

c.Şizofrenide semptom oluşumu (başa dön)

Freud’un gözünde psikoz(şizofreni) ; zayıf bir ego tarafından yönetilemeyen savunma mekanizmalarının nihayetinde iflas ettiği ve bilinçdışı materyalin olanca çeşitliliğiyle ortaya döküldüğü bir ruhsal rahatsızlıktır.Bu yüzden hastanın psişesi sanrılar ve halüsinasyonlarla doludur.Bilinçli zihnin egemen düşünce biçimi “mantıklı ve nedensel düşünce süreci (sekonder düşünce süreci) inzivaya çekilmiş, hastanın zihnine tümüyle bilinçdışına özgü -mantık,tutarlılık ve ölçüden yoksun- “birincil süreç” düşünce tarzı hakim olmuştur.

---------------------------------------------------------------------------------------

 

6.Aktarım,karşı aktarım ve aktarım nevrozu  olgusu (başa dön)

 

Freud ve Breuer’in birlikte yazdıkları “Histeri üzerine çalışmalar” isimli kitapta “aktarım” kavramından bahsedildiğini görüyoruz.Anlaşılmaktaydı ki, histeri hastaları hastalıklarının sebebini oluşturan cinsel içerikli karmaşayı,psikoterapilerini yürüten hekimlerine de yansıtıyorlardı.   Breuer, Anna O. vakasında, Freud ise pek çok kadın histeri vakasında bu durumu fark etmişti.Hastaların hekime yönelttiği cinsel yönelimli duygular, rahatsızlıklarıyla ilişkili evvelce deneyimlerinde kendisini göstermiş erotik duygulanımların bir benzeriydi.Hekime ise farkında olunmadan yani bilinçsizce yansıtılıyordu.

Freud’un büyük başarısı hasta ile terapistin etkileşim sürecinde ortaya çıkan ve hastanın geçmişinden kaynaklanan önemli çatışmaların terapi ortamında canlanması anlamına gelen aktarım olgusunu ortaya koymasıdır.Hastanın tedavi sürecinde terapistle kurduğu ilişki biçimi ve duygulanımı özgün olmayıp,geçmişindeki önemli figürlerle olan ilişkilerinin ve duygulanımlarının  izlerini taşır.Hasta terapist ile kurduğu ilişki üzerinden babası, annesi,kardeşleri ve önemli öteki figürlerle ilişkilerinin benzerini yaşamaya başlar.Olumlu aktarım gerçekleşirse hasta terapistten önemli figürlerden beklediği sevgiyi ve ilgiyi arayacaktır.Böyle bir hasta uyumlu,destek arayan ve terapisti duygusal olarak olumlu etkileyen türde bir hastadır.Olumsuz aktarım gerçekleşirse hasta terapistini eleştirir,yargılar ve terapist üzerinde olumsuz ,rahatsız edici bir etki bırakır.Terapist ise hasta ile olan ilişkilerinde tıpkı hasta gibi önemli figürlerle geçmişte yaşadığı   ilişkilere benzer şekilde davranmaya ve duygulanım göstermeye meyillidir.Hastanın etkileşim sürecinde ortaya koyduğu duygu-düşünce ve davranışsal üsluba  terapistin verdiği benzer karşılık “karşı-aktarım” ismiyle anılır.Fark şudur ki terapist eğer kuramsal bilgi ve deneyim anlamında yeterince alanına hakim ise ve eğitimi esnasında psikanalizden  geçmek suretiyle kendi çatışmaları hakkında içgörü sahibi olabilmişse,koyduğu “karşı aktarım” tepkisinin farkına varacak ve duygu,düşünce ve davranışlarını içgörüsü ölçüsünde şekillendirebilecektir.Hasta ise bu içgörüden terapinin başlangıcında yoksun olduğu için aktarım olgusunu yaşayacak ve terapiste yaşatacaktır. Freud, bir kaç senelik terapi sürecinin sonunda ,eğer aktarım uygun biçimde gerçekleşebilmişse, hastanın tüm geçmiş ilişkilerinin benzerlerinin terapötik ortamda sırayla sahne aldığı “aktarım nevrozu” olgusunun ortaya çıkmasını bekler.Aktarım nevrozu bir kez ortaya çıktıktan sonra terapötik çalışmayla yorumlanacak ve yavaş yavaş çözümlenerek hasta  çatışmaları hakkında içgörüye kavuşacaktır.

 

----------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

7."Primer narsizm" ve "sekonder narsizmin  özdeşleşme ile ilişkisi" (başa dön)

 

Başlangıçta ,libido bütünüyle id’de toplanmıştı.Bu durum “primer narsizm”i temsil etmektedir.İd,kendisinde toplanmış bu libidoyu kısmen dış dünyadaki nesne yüklerine göndermeye başlar. Ardından ego, bu nesne yüklerinin bir kısmını kendine çekerek ,nesneyi iç dünyada temsil etme yetisini ortaya koyar.Bu durum özdeşleşme mekanizmasını açıklayabilmektedir.Böylece ego,id’e dış dünyadaki nesneler yerine ,bu nesnelerin içselleştirilmiş hali olan kendisini sevebileceğini göstermiş olur. Ego’nun topladığı libidinal enerji yükü “sekonder narsizm”i temsil etmektedir.Ego bağladığı bu enerjiyi ,id’i tatmin edecek cinsel faaliyetlerde kullanabileceği gibi bir kısmıyla da kendisini korumak ve kendisi için faydalı gördüğü amaçlara harcamaya muktedirdir.Ego içerisindeki bu özdeşleşmelerin sayısı zamanla artacaktır..Ancak onlardan birisi, “süperego” olarak adlandırabileceğimiz ayrıcalıklı birisi ,ego’yu idare etme gibi özel bir işlev yüklenir ve ego dan (işlevsel anlamda) farklı  bir kompartımanda bulunur.

 

------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

8.Libidonun görünümleri:Sevgi ve nefret başa dön)

 

Freud sevgi ve nefret arasındaki zıtlıkta ölüm ve yaşam içgüdülerinin rolünü sorgular.Sesli biçimde düşünerek ,nefretin ve nefretin kaynağındaki sadizmin ölüm içgüdüsünün bir tezahürü sayılmasının gayet makul görülebileceğini itiraf eder.Ancak psikanalitik deneyimlerine dayanarak oluşturduğu psikoseksüel gelişim kuramında sadizm, erotik içgüdülerin bir tezahürü olarak görülmektedir.Cinsel organ önceliğinin ağız çevresinde bulunduğu oral dönemde nesneler üzerindeki hakimiyet kurma uğraşısı  nesneyi hırpalama edimiyle çakışır.Anal dönemde benzer bir sadistik “inatçı-tahripkar” dönem bunu izler.Genital döneme geçildikten sonra ise egodan güya uzaklaşmış görünen sadistik dürtüler libidonun nesnelere yaklaşımını etkileyen bir unsur olarak varlığını her zaman sürdürür.İşte Freud sevgi ve nefreti böyle izah eder.

Nefret,ölüm içgüdüsünden değil,libido ile yüklenmiş cinsel organ önceliğine sahip bölgelerin  (ağız,anüs ve fallus) nesnelere hakim olma uğraşısından, tarihsel olarak kaynaklanmıştır.Bu bakımdan libidonun nesnelere  yönelimi ,sadizmin etkisi altında hep ikirciklidir.Hem sevgi hem de nefret içerir.Bu karışımın oranı nispetinde hakim duygu sevgi veya nefret olarak görülebilir"

Mazoşizm ise Freud’a göre sadistik dürtülerin ego’ya geri dönmesi ile ilgilidir ve bu açıdan bakınca bir gerilemeden söz edilebilir.Ve mazoşizmin bu tanımı, sadizmin libidinal kökeni hakkında ileri sürülen ilkeyle uygunluk içersindedir.
Nefret içeren dürtülerin, ego içgüdülerinin insanı korumaya yönelik edimlerinden (kaçma ve savaşma gibi) farklılık gösteren, cinsel içerikli özel bir niteliğe sahip olduğu da belirtilmelidir.
Freud ,ölüm içgüdüsü gibi yıkıcı duygularla ve bu duyguları tanımlarken kullandığı terim olan “sadizm” ile cinsel içgüdülerin birbirlerinde tamamen ayrı olmadıklarını ,adeta iç içe geçtiklerini ifade etmiştir. Organizmanın tek bir hücresi adına konuşursak , ölüm içgüdüsü hücrenin kendisini yıkmaya yöneltirken , komşu hücreler, hücreleri birbirine bağlayan libidinal güç vasıtasıyla bu hücreyi de içlerine katarak onu korur ve ölüm içgüdüsüne karşı çıkarlar.
Kendisini yıkmaya yönelemeyen yıkıcı içgüdüye ne olur sorusuna gelince Freud’un cevabı hazırdır. Bu saldırganlık ,organizmanın kassal aygıtı vasıtasıyla dış dünyaya yöneltilir.İşte dış dünyaya yönelmiş yıkıcılığın sebebi budur.Libidonun(sevgi) ve ölüm içgüdüsünün (sadizm) birbirleriyle  olan ilişkisi zıt yönde bir hareket göstermez.Aksine bu güçler birlikte hareket eder ve durum gereği birisi öne çıkarken diğeri biraz geri çekildiğinde bir denge sağlanır hale gelir.
Yukarıdaki birlikte bulunuş hali Freud’un perseküsyon hezeyanının açıklamasında kendisini gösterir.Freud, şizofrenide görülen perseküsyon  hezeyanını,bir kişiye karşı duyulan eşcinsel sevgi duygusunun  yadsınmasıyla başladığını düşünür.Eşcinsel sevgi itkisi,bilinç yüzeyinde uygunsuzluğu nedeniyle ifade olunamayıp yadsındıktan sonra , sevgi duygusuna eşlik eden nefret duygusu(ki işte iki zıt gücün birlikte bulunuşunun örneğidir) aynı kişiye yönelmektedir.Bu sadistik duygu yansıtılmakta yöneldiği  kişi tarafından  bir zarar görüleceği  korkusu ortaya çıkıvermektedir. Freud,cinsellikten arındırılmış libidonun –ki artık  buna ego libidosu denebilir- gerçek dünyada yapıcı işlerde kullanılabilmek adına yüceltilebileceğini söyler.Hatta düşünce süreçlerimiz dahi bu türden egoya bağlanmış bir libidinal enerjiden beslenmektedir.

 

9.Ruhsal Yapı Kuramı (başa dön)

 

1923 yılına geldiğimizde Freud’un ünlü “ego ve id” makalesini yayınlandığını görüyoruz.

 

a.Ego ve İd

Zihinsel süreçlerin bütünlük içindeki yapısına genel olarak “ego” adı verilmiştir.Algı bilinçli alan ile ilişkiliyken, hemen altında bilinç öncesinde ego yapılanması başlar.Ego düşünsel süreçleri zamansal düzenle ilişkilendirir ve  gerçekliğe uygunluğu açısından  test eder. Ego, benliği devingenliğe,kassal etkinliklerle uyarıları boşaltmaya sevk etmektedir.Kassal devinim yoluyla boşalımı,uygun koşullar oluşmadığı takdirde  erteleyebilme yeteneğine de sahiptir. İd’in istekleri karşısında bir politikacı gibi davranır.İd’in bilinçdışı taleplerini bilinç öncesinde mantıksal düşünce süzgecinden geçirir.Aynı zamanda hiç uygun olmayan  düşünceleri bastırma görevini de yürütür.
Freud,ego’nun id’e karşı, ancak kendisini bir sevgi nesnesi olarak sunması ve libido ile dolması halinde Eros’un bir temsilcisi haline gelebileceğini söyler.O halde,  ego id tarafından dış dünyaya yöneltilen libidinal yatırımları kendisine çekmek üzere, dış nesnelerin içsel bir temsilcisini oluşturmalı, başka bir deyişle  özdeşleşmeler kurma yoluyla id’in sevgisini isteme talebinde  bulmalıdır.Ancak ego’nun bu durumda ,id’in ölüm içgüdülerinden kaynaklanan saldırılarına  maruz kaldığını görmekteyiz. 
Şüphesiz ,ego sözcüğü,Freud tarafından  benliğin işlevsel ve dinamik olan bir  yönünü tanımlamak için oluşturulmuştur.Yoksa bunun ötesinde zihin içerisinde sınırlarla ayrılmış maddi bir yapıdan söz edilmemektedir.Ego ile id birbiri içinde anatomik bakımdan ayrılması zor yapısal bir bütünlük arz ediyor olmalıdır.Ancak id ve ego’nun ayrıldığı bir alan vardır ki bu ego tarafından bastırılan ve id’de muhafaza edilen zihinsel içerikten ibarettir.Ego bu içeriğin id’de kalabilmesi adına enerji sarf eder.İd için içgüdüler neyse ego içinde algı odur.Ego algılara dayanarak ve gerçeklik ilkesini gözeterek çalışır oysa id haz ilkesine dayanarak ve içgüdüleri gerçekleştirme yönünde çalışır.Ego dünyanın gerçeklerine kulak vermek ve id’in içgüdüsel talepleri ile dış dünyanın sınırlamaları arasında  bir uzlaşma sağlamak görevini üstlenmiştir.
Ego,anksiyete duygusunun ortaya çıktığı işlevsel alandır.Bir yandan id kaynaklı anksiyeteler vardır ki, Freud bunları bir çeşit “yok olma-çözülme-dağılma” kaygıları olarak düşünmektedir.Diğer yandan süperego kaynaklı bir anksiyetede bulunur.Ödipal dönem esnasında karşılaşılan  “iğdiş edilme”  tehdidi sonuçta anne sevgisinden vazgeçilerek babayla özdeşime yani  süperegonun kurulumuna neden olur. dayanır.Vicdan korkusunun temelinde bu korku yatmaktadır.

 

 

b.Kastrasyon anksiyetesi mi, ölüm korkusu mu? (başa dön)

 

Freud “ölüm kaygısı”nın orijinal bir kaygı olduğunu düşünmez.Bu düşüncesini şu 
sözlerle ifade eder.
“Her korku önünde sonunda ölüm korkusudur şeklindeki şatafatlı deyişin pek de anlamı yoktur ve hiçbir biçimde  haklı olamaz.Tam tersine bana öyle görünüyor ki ölüm korkusunu bir nesne korkusundan(gerçekçi anksiyete)ve nevrotik libidinal ayırmak tamamen doğrudur.Bu ruh çözümlemesinde son derece zor bir sorun çıkarır,çünkü ölüm hiçbir bilinçdışı karşılığı bulunmayacak olan olumsuz içerikli soyut bir kavramdır..Ölüm korkusu düzeneği yalnızca Ego’nun narsistik libidinal yükünü büyük ölçüde tüketmesi olabilir-yani,tıpkı anksiyete duyduğu diğer durumlarda dış bir nesneden vazgeçtiği gibi kendinden vazgeçmesi.Ölüm korkusunun süperego ile ego arasında gerçekleşen bir şey olduğuna inanıyorum.”

Freud’un bu  sözlerle ölüm kaygısını bir süperego kaygısı olarak değerlendirmekte olduğu görülmektedir. Ölüm kaygısının  süperego kaynaklı bir kaygı olması demek,aynı zamanda  süperego kaygısının temelini oluşturan “iğdiş edilme” kaygısının bir türevi olduğu manasına gelir.Bilindiği gibi psikanaliz kendisini, doğumdan itibaren deneyimlenen dış dünya ile iç dünyanın libidinal-erotik enerji yükleri arasındaki etkileşimleri incelemeye adamıştır. Dünyaya gelen organizmanın hiç yaşamamış olduğu bir deneyimin (ölüm) bilinçdışı bir izinin  olması beklenemez.Bu mantıkla hareket eden Freud, ölüm kaygısını odipal kompleks içerisinde deneyimlenebilen “iğdiş edilme” kaygısının(yok olma-yok edilme şeklinde ) bir sembolü veya türevi olarak görür.Freud’un teorisi içerisinde tutarlı olma çabası yüzünden ölüm anksiyetesi fikrini bir kenara bırakması ve onu başka bir anksiyete türüne çevirmesi özellikle varoluşçu  psikoterapistlerce çok eleştirilmiştir. Freud “ölüm ve yaşam içgüdülerinden” söz etmemiş midir?Etmiştir etmesine ama neredeyse tüm teorik ve pratik çalışmalar “ölüm sözcüğü ağza alınmadan” gerçekleştirilmektedir.Freud’un,birbirine zıt güçler olarak ortaya koyduğu  “ölüm ve yaşam içgüdüleri” kuramı , belli ki bir üyesi olduğu Helmoltz’cu fizyoloji ekolünün çalışma prensibi olan –itme ve çekme gibi-zıt güçler prensibine dayanmak ihtiyacından gelmektedir. Psikanalitik uygulamada “Tanatos’a” maalesef yer yoktur.

 

 

c.Ödipus Karmaşası ve Süperego’nun oluşumu (başa dön)

 

Freud,entelektüel ve incelikli kimi ruhsal faaliyetlerin yanısıra vicdan ve özeleştiri gibi yüksek ruhsal faaliyetlerin de çoğu zaman bilinçöncesi ve dışında yürütüldüğünü iddia eder. “Narsisizm üzerine” makalesinde Freud’un ilk  kez bahsettiği “ego ülküsü” veya diğer adıyla “süperego” ,ego’nun bir bölümü olarak düşünülmüştür.Ancak süperego bilinçle ego’nun olduğundan daha az ilişkilidir,yani süperego daha çok bilinçdışı bir işlevselliğe sahiptir.
.Süperego’nun kurulumu ödipal dönemin sonunda oluşur.Erkek çocuk ilk nesne seçimini anneye,kız çocuk babaya yapar.Yapılan seçimin önünde engel olarak görünen  erkek çocuk için baba,kız çocuk için  anne üzerine düşmanca duygular geliştirilir.Çocuk bu duygularla başa çıkamaz ve sonunda odipus karmaşasının bir çözümü bağlanması gerekir.Odipus karmaşası, erkek çocuğun anneye yatırdığı ruhsal enerji yükünü azaltarak baba ile özdeşleşmesiyle,kız çocuğun ise babaya yönelttiği nesne yükünü azaltarak anne ile özdeşleşmesiyle son bulur.Bu özdeşleşmeler ilk süperego oluşumunun çekirdeğini oluşturur.
Ancak odipus karmaşasının içinde daha komplike bir yön vardır ve ancak bu yönün anlaşılmasından sonra odipal sorunların “tam bir değerlendirilmesine” ulaşılabilir. Freud’un  “eksiksiz(iki yönlü) odipus karmaşası” teorisinde, insan doğasının çift cinselliğinden gelen, birisi daha baskın, anne ve babaya yönelik iki yönlü tepki ve özdeşleşme olduğunu ileri sürülmektedir..
Bu perspektiften bakıldığında , erkek çocuğun erkeksi libidinal gücü “anneyi nesne seçip ,babaya karşı düşmanlık” geliştirmekte,çift cinselliğinden gelen dişil yönüne ait libidinal güç ile de  “babayı sevgi nesnesi seçip anneyle özdeşleşme geliştirmedir.” Eşcinsellik sorununun  psikanalitik teşhis ve tedavisi, bu varsayıma yaslanarak yapılmaktadır.
Kız çocuk içinde,erkek çocuk gibi  karmaşık bir durum geçerlidir.Aslında çift cinsellikten ileri gelen  nesne yatırımı her çocukta, bir cins için daha güçlü diğeri için daha zayıf olsa da her iki taraf için de gerçekleştiği için bütün  nesnelerle ilişkilerinin devamlılığı mümkün kılınmış olmaktadır. Mesela erkek çocuk,odipal kompleksin çözüm noktasında ; baba ile özdeşleşmekte ve egosu içine aldığı baba imgesinin gücü sayesinde,   id’den kaynaklanan anneye yönelik cinsel ilgiyi bastırmaktadır.Ancak daha zayıf dişil yönü ile yöneldiği babaya karşı olan ilgiyi de anne ile yaptığı kısmi özdeşleşme sayesinde reddetmektedir..Ödipal dönemde cinsel ilgiler ne denli yoğunsa bu ilgileri bastırmak için baba korkusunun ve diğer kültürel etmenlerin (eğitim,din) daha güçlü olarak egoya yerleşmesi gerekmekte ve süperego olarak adlandırılan bu bastırıcı oluşum o denli güçlü olmaktadır.Bu şekilde oluşan gereğinden güçlü , hatta egoya sadistik bir şekilde davranan bir vicdan “bilinçdışı suçluluk duygularının” olağan kaynağıdır.Sonuç olarak Freud,süperego’nun bir cins için  daha kuvvetli olarak gerçekleşen anne ve baba ile özdeşleşmelerin bir tortusu olarak,odipal dönemin sonunda  geliştiğini ileri sürmektedir.Oluşan bu yapı yani süperego,odipal arzuların gerçekleştirilmesi itkisine karşı organizmanın içinden kurulmuş bir engel vazifesi görmektedir. Freud,ruhçözümsel çalışmaların başından itibaren ,insan ruhunda ahlaki özellikte yüce bir özün görmezden gelindiğine yöneltilen eleştirilerin bu çalışmayla cevaplandığını düşünür.Ruhçözümsel çalışmalar, anne-baba ile ilişkilerin bir temsilcisi olarak gelişip serpilen “süperego” kavramına geçişle birlikte , insan ruhunun içindeki ahlaki özün kaynağını ve  karakterini kendince açıklamış olmaktadır.Vicdanın, yani psikanalitik literatürdeki adıyla süperego’nun,ileri sürdüğü talepler ve standartlar ile egonun “karşılık gelen uygulamaları” arasındaki farkı, suçluluk duyguları üreterek cezalandırabilme kabiliyeti ,süperego’yu insan davranışlarını yönlendirmede çok özel bir konuma yerleştirir.

 

------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

10.Haz ilkesinin ötesinde:Ölüm ve yaşam içgüdüleri (başa dön)

 

Freud,1920 yılında yazdığı “haz ilkesinin ötesinde” isimli makalesinde;daha önce libido ile ego içgüdüleri arasında kurduğu dualistik karşıtlığı canlının temelinde  birbirine zıt yönlerde hareket eden  iki temel içgüdünün zeminine oturttu.Haz ilkesinden daha eski bir tarihe sahip olan yaşam ve ölüm içgüdülerini inceledi.

 

a.Ölüm İçgüdüsü (başa dön)

 

Freud’un bu konuda düşünmesine neden olan temel sorun travmatik nevrozlarda görülen  travmatik olayın hayallerde ve düşlerde tekrar tekrar  yaşanması durumunun yani “yinelenme zorlantısının” “haz ilkesi” nezdinde ki uyumsuzluğuydu.Biraz daha düşününce yinelenme zorlantısının  çocukların oyunlarında korkulan fantezilerin üzerine gidilmesi ve nevrotik bireyin yaşantısında belirtilerin yinelenmesi şeklinde kendisini gösterdiği görülüyordu.Psikanalizin etkinliği de bütünüyle hastanın terapiste  yaptığı aktarıma ve zamanla gelişen aktarım nevrozuna bağlıydı ki bu da aslında nevrozun yinelenmesinden başka bir şey değildi. Bu yinelenmelerin “hazza yönelik olmadığı” açıktı zira  üretebileceği tek şey “hazsızlık” deneyimi olabilirdi.

Freud, bu yinelenmelerin tutucu karakterini altını çizer.Yinelenme gibi tutucu bir eylemin  canlı için amacı ne olabilirdi? Freud ,ulaştığı bu görüşün ilginç ve değişik bir görüş olduğunu ifade eder.Zira canlıları zamanla değişim ve gelişime sevkeden doğal bir güce inanılırken şimdi bunun tam tersi bir durumdan söz edilmektedir.Söz konusu olan canlının tutucu doğasıdır.Canlı esasında bir kez var olduktan sonra bu varlığı değişmek ve geliştirmek değil varlığını bulunduğu halde muhafaza etmek, yaptıklarını sadece yinelemek ister.Ancak değişen koşullar yüzünden varlığı tehlikeye uğrarsa ,yeni şartlara adapte olmak durumunda kalabilir.
“Canlının yaşam akışına bu şekilde dayatılan her değişiklik tutucu organik içgüdüler tarafından kabul edilir ve daha sonraki yinelemeler için saklanır.”
Bu noktada Freud canlının tutucu eğilimlerinin izlerinin canlının cansız maddeden oluştuğu ilk evreye kadar sürülebileceğinden bahseder.Canlı madde ilk oluştuğu sırada kararsızdı ve cansız maddeye doğru dönme gerilimini içinde taşıyordu.
Freud tartışmasının sonunda,yineleme zorlanımını  haz ilkesinden tarihsel olarak önce gelen bir güdülenime bağlar. Daha önceden Nirvana ilkesi diye bahsettiği zihnin tüm uyaranlardan kurtulmak ve tüm gerilimleri dindirmek ihtiyacının haz ilkesinin üstünde bir ihtiyaç olduğunu ancak her iki ilkenin de nihai anlamda (gerilimi boşaltmaya yönelik olarak) birlikte hareket ettiklerini vurguladı. Canlı yaşamın başlangıcına inorganik madde sebep olmuştu.Bu noktadan sonra canlı organizmada “yaşama devam etmek  ve zorlayıcı dış şartlar altında inorganik maddeye geri dönmek” eğilimleri arasında bir gerilim oluştu. Yaşamdan önceki duruma dönüş eğiliminden kaynaklanan gerilimi temsil eden bu içgüdüye Freud  ölüm içgüdüsü adını vermişti.
“O halde öyle görünüyor ki bir içgüdü canlının rahatsız edici dış güçlerin baskısı altında terk etmeye zorlandığı canlı yaşamda kalıtım yoluyla var olan,işlerin daha önceki bir durumunu yeniden kurmaya yönelik bir itkidir;yani bir tür organik esnekliktir ya da başka bir biçimde ifade etmek istersek canlı yaşamda kalıtım yoluyla var olan süredurumun ifadesidir”

 

Yinelenme zorlantısı ---> Canlının tutucu karakteri ---> Tutucu karakterin canlının içinden çıktığı inorganik hayata kadar takip edilmesi (kalıtımsal ölüm güdüsü)

 

b.Yaşam İçgüdüsü (başa dön)

Freud,cinsel içgüdüleri nereye koyabileceğini araştırmaya devam eder.Tek hücreli çoğalarak büyüyen canlıların bir tür ölümsüzlüğe sahip olduğu söylenebilir belki.Çok hücreli canlılar ise bunu yaydıkları tohum hücreleri ile sağlamaktalar.Tohum hücrelerini karşı cinsin tohum hücreleri ile bir araya getirmeye çalışan içgüdü cinsel içgüdülerdir.Bu içgüdülerde tutucu karakterdedir bir bakıma..Zira bu hücreler canlının ilk halini yeniden yaratmaya yönelimlidir.Yine de bu içgüdülerle ölüm içgüdüsü arasında bir zıtlık olduğu ortadadır.Cinsel içgüdüyü, ölüm içgüdüsüne karşı savaşan “yaşam içgüdüsü” olarak görmek bu bağlamda tutarlıdır Freud’a göre..
Freud’un “Eros” adını verdiği yaşama içgüdüsünün bir fonksiyonu olan cinsel içgüdü,insan vücudunda akışkan ,serbest bir enerji halindedir.Freud bir sonraki makalesi “ego ve id”de fikrini değiştirene kadar bu enerjinin kaynağını ego olarak tasarımlamıştır.Libido adı da verdiği her hücrede bulunan bu enerji diğer hücreleri nesne olarak almakta ve ölüm içgüdüsüne karşı değişik işlev gören hücrelerini bir arada tutmaya yaramaktadır.Libido tıpkı kendi hücrelerine ve organlarına yöneldiği gibi psikoseksüel gelişim süreci esnasında giderek çevredeki nesnelere yayılmakta ve nesne yatırımlarına dönüşmektedir.

 

--------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

11.Anksiyete kuramının gelişimi…(başa dön)

 

Freud 1895 de yayımladığı anksiyete bozuklukları ile ilgili makalesinde savunduğu anksiyete oluşumu ile ilgili teorik görüşünden otuz yıl boyunca ayrılmamıştır.Bu erken dönemde yazdığı makalede ortaya konan ve geçen süre içerisinde pek bir değişiklik geçirmeyen bu görüş; tam olarak boşalımına imkan verilmeyen libidonun anksiyeteye doğrudan dönüşeceği şeklindeki bir düşünceyi yansıtır. “Ketvurmalar,belirtiler ve anksiyete” kitabı”  isimli 1926 da yayınladığı kitabında anksiyete kuramında önemli bir değişiklik görülür.Bu kitapta ilk kez “sinyal anksiyetesi” kavramı ortaya konmuştur.Ayrıca bir işlevin kesintiye uğramasına dair “ketvurmalar” incelenir.Belirti oluşumu ile ketvurmalar arasındaki ilişkiler araştırılır.
Ketvurma eylemi ,kişinin yapmaya alışkın olduğu belli bir işlevin,Freud’un tabiriyle “benlik işlevinin”  uygulamasının kesilmesi anlamına gelir. Böylesi işlevlerden ,cinsel işlev bozukluğunu,yeme bozukluğunu, hareket etme (yürüme vb.) bozukluğunu ve mesleki faaliyet gösterme/çalışma bozukluğunu seçerek, ketvurma mekanizmasının altında nasıl bir ruhsal çatışma yattığını araştırır.Her durumun kendine özgü bir açıklaması olabilir ancak  çok belirgin bir ketvurmanın ,örneğin “piyano çalmanın” kesilmesi gibi bir örnekte Freud,piyano çalma eylemiyle ilişkili organların, mesela parmakların (veya belki de kulakların) aşırı cinselleştirilmesinin rol oynadığını belirtir.Yürümede cinselleştirilen organ,toprak ananın üzerine basan ayaklar olabilir.Organın erotojenitesinin artması ile bunu takip eden işlevsel ketlenme arasında Freud’a göre çok yakın bir bağlantı vardır.

Anksiyetenin kaynağı ve ekonomisi

Freud bu makalesinde ,anksiyeteyi bastırılan içgüdüsel itkinin enerjisinin otomatik olarak dönüştüğü bir zihinsel fenomen olduğu şeklindeki görüşünden vazgeçerek, anksiyeteyi zihinsel yaşamda bir işlevi olan duygusal bir fenomen olarak gördüğünü ifade eder.
Anksiyetenin kaynağı “ego” yani “benlik” tir.Ego dış dünya ve süperego’nun kınamasıyla karşılanan içgüdüsel itkiye yaptığı enerji  yatırımını çeker ve bu enerjiyi anksiyete duygusuna dönüştürür.Anksiyetenin önemli bir işlevi vardır.Dış dünyada ortaya çıkan tehlikeler karşısında ,nasıl ego tehlike algısından uzaklaşmaya çalışır ise iç dünyada ortaya çıkan tehlikeden de uzaklaşmak ister.
Tehlike dıştan gelirken ortaya çıkan duygu korkudur.Korku duygusu organizmayı alarma geçirir ve tehlikeden uzaklaşmak üzere savunma kalkanlarını kullanmaya yönlendirir.
İç tehlike karşısında da korkuya benzeyen bir endişe duygusu oluşur.Ancak bir fark vardır.Bu fark korkunun nesnesi bilinçli algı alanına girmişken, anksiyetede id’den kaynaklanan  itki bilinçöncesi alana kadar gelmiş ancak bilinç alanına henüz kabul edilmemiştir.Ego’nun bilinç öncesindeki işleyen bölümü,  itkinin dış dünya ve süperego tarafından kabul edilmeyeceğini algıladığında yatırımını bu itkiden çeker.Artık bu yatırım anksiyete duygusu üretiminde kullanılacaktır.İtkinin kalktığı nokta doyuma ulaşmak yani haz duygusu elde etmek üzereydi.Halbuki ortaya çıkan duygu , ego’nun araya girmesiyle “hoşnutsuzluk” duygusuna dönüştü. Anksiyete adı verilen bu hoşnutsuzluk duygusu ,egonun elinde bulunan olanakları seferber ederek, itkinin kendini gerçekleştirmek üzere hareket edebileceği menzilden uzaklaştırılması için bir uyarı görevi görür.Böylece “sinyal anksiyetesi” kavramına ulaşmış oluyoruz.
Eski anksiyete görüşünden vazgeçerek bu yeni anksiyete görüşüne geçişi “fobiler” üzerine yaptığı incelemeler sonucunda olmuştu.”Küçük Hans” ve “Kurt Adam” isimli vakaların analizleri sonucunda,fobinin temelinde yatan “iğdiş edilme anksiyetesini” tespit ettikten sonra ,anksiyetenin ego’nun karşı karşıya kaldığı bir tehlike karşısında uyanan bir korku duygusuna benzediğini gördü.Aşağıdaki ifadeleri anksiyetenin kaynağı konusunda değişen fikirlerini ortaya koyuyor.
“Anımsamak hoş olmasa da ,bir çok yerde,bastırmada içgüdüsel itkiye ait libido anksiyeteye dönüşürken içgüdüsel temsilcinin çarpıtıldığını,yer değiştirdiğini vb. iddia ettiğimi yadsımanın yararı yok.Ama şimdi doğrulayıcı kanıtları en iyi şekilde sağlayabilecek olan fobilerin araştırılması iddiamı desteklemekte yetersiz kalmakta;tersine onu açıkça çürütüyor gibi görünmektedir.Hayvan fobilerinde hissedilen anksiyete iğdişlik korkusudur;agorofobide hissedilen anksiyetenin ise benliğin cinsel ayartılma korkusu-sonuçta kökeninde iğdişlik korkusuyla bağlantılı olması gereken bir korku.-olduğu görünmektedir.Şimdilik görülebildiği kadarıyla fobilerin çoğunluğu benliğin,libidonun istemleri konusunda hissettiği bu türden bir anksiyeteye dayanmaktadır.Birincil olan ve bastırmayı çalışır hale getiren şey,her zaman benliğin anksiyete tutumudur.Anksiyete hiçbir zaman bastırılmış libidodan çıkmaz.Daha önce,bastırmanın ortaya çıkışından sonra libidonun beklenmesi gereken dışavurumu yerine belli bir miktar anksiyetenin göründüğünü söylemekle yetinseydim,bu gün geri çekilmem gereken bir yer olmazdı.”
Freud, anksiyete duygusu uyandığında, ego’nun itkiyi bilinçdışına yönlendirmeye yani bastırmaya çalışacağını söylüyor.Bastırma başarılı olursa itki ile ilgili dolaylı ya da dolaysız bir bulguya ulaşamayacağız.Bu konuda ne hastanın ne hekimin üzerinde konuşabileceği bir konu olmayacaktır.Oysa,bastırmanın tamamen başarılı olamadığı kimi durumlarda ise hastalık “belirti”si  ortaya çıkacaktır.Belirti, itkinin bastırılma işleminden kaçabilen bir kısmının, yerine geçen bulduğu, indirgendiği ve artık haz duygusuna ulaşma arzusunun kalmadığı  görünümüdür. İtkinin,yer değiştirmiş halde olsa bile dış dünyada eyleme dökülmesine olanak tanınmadığından, belirti sinirsel bir boşalım yolu bularak ve ancak organizmanın kendisi üzerinde ortaya çıkabilir.
Burada ilk bastırmanın nasıl ortaya çıktığı sorusuyla karşılaşıyoruz.Dış dünya algısının ego için açık olmadığı ve süperego’nun yeterince şekillenemediği çok erken bebeklik döneminde bastırma işlemi(primal bastırma) nasıl başlamıştı?Bu soruyu kendisine soran Freud ,bu başlangıcın ego’nun nicel olarak aşırı ,baş edemeyeceği şiddetteki uyaranlara maruz kalması sonucu gerçekleşmiş olabileceği yanıtını veriyor.Daha sonraki bastırmalar da bu ilk (primal) bastırma çekirdeği etrafında şekillenmiş olmalı. (başa dön)

 

 

I.Sorularla Psikanaliz:

Freudyen psikanalizi ve takip eden ekolleri pratik olarak ele almak ve açık -net sorulara verilen karşılıklarla gözden geçirmek için tıklayınız.

Burada yer almasını istediğiniz veya yanıtlanmasını arzu ettiğiniz sorularınızı cangungen@gmail adresine gönderebilirsiniz...

 

II.Freud:biyografi

Sigmund Freud,

çığır açan Avusturyalı psikanalistin yaşamı

 

Sigmund Freud biyografisini okumak için tıklayınız
III.İçe Bakış- Psikanaliz
the inner eye

Psikanalitik kavramlar Psikanalizin temel kavramlarını ayrıntılı biçimde okumak için tıklayınız

IV.Freud sonrası Psikanaliz

Freud sonrası gelişen ekollerden kimilerini de sitemizde elden geldiğince anlatmaya çalıştık.Jung,Lacan,Erikson,Klein ve Kohut başta olmak üzere aktarmaya çalıştığımız bu ekollerin ortak yanları ile ilgili yazılmış makaleyi psikanalizi her yönü ile anlayabilmek için okuyunuz.

Makaleyi okuduktan sonra
Forum'a katılmayı unutmayınız.

Seminer,workshop, kongre duyurularınızı da dilerseniz Forum bölümünde yapabilirsiniz...

 

V.Ego Savunma Mekanizmaları

Freud'un ışık tuttuğu ve kızı Anna Freud,tarafından geliştirilen savunma mekanizmaları ile ilgili geniş bilgiye buradan ulaşabilirsiniz

Okuyun...

freud ve psikanaliz