Freud Sonrası Psikanaliz:Dört Psikanaliz Ekolü
Freud , psikanalizi üç temel psikolojik önermeye dayandırmıştır.Bu önermeler; kişiliğin “yapı, gelişim ve güdülenmesi” ile ilgilidir.
Yapısal kuram,ruhsal yapının “id,ego ve süperego” terimleriyle bilinen bileşenlerini ve bu bileşenlerin birbirleriyle ilişkilerini işlevsel biçimde ele alır.
Gelişimsel kuram,bireyin psikolojik gelişim sürecine odaklanır ve bu süreç esnasında geçtiği ve takılı kaldığı evreleri inceler.Freud,psikoseksüel gelişim süreci adı verdiği süreçte bebeğin cinsel dürtülerin kuvvetli bir biçimde kendini gösterdiği ve buna karşılık dış dünyanın “kültürel,dinsel ve ahlaki engelleri” ile engellenerek çatışma yaşadığı bir takım dönemlerden sırasıyla geçtiğini söyler.Oral,anal ve odipal (fallik) dönemler olarak belirtilen “çocukluk cinselliğinin yoğun olarak yaşandığı” bu dönemlerden sonra ilkokul çocuğunun “gizil/latent” denilen dürtüsel açıdan sakin ,sessiz bir döneme girdiği belirtilir. Ergenliğin başlamasıyla birlikte psikoseksüel gelişim süreci son bir döneme doğru evrilir..Adolesan dönem denilen bu dönemde ruhsal yaşam “çocukluk dönemindeki” dürtüsel canlılığı kazanır. Erişkin cinselliğinin nispeten stabil “genital dönemi” Psikoseksüel süreçlerin sonuncusudur.
Güdülenim kuramı,ruhsal işlevlerin sürdürülebilmesi için gerekli görülen enerjinin kaynağını , dolaşımını ve dönüşümünü inceler.Libido adı verilen bu enerji temelde “cinsel bir enerjidir”. “Haz ilkesi” temelinde cinsel dürtüler doyuma ulaşmaya çalışır.Ancak büyüme ve uygarlaşma süreci esnasında karşılaşılan engeller ,çocuğa bazı kereler (kendi çıkarları gereği) “haz ilkesi”nin çabuk doyuma ulaşma arzusuna tümüyle veya kısmen karşı çıkması gerektiğini öğretir.Yapısal kuramda ortaya konulan “ego” isimli işlevsel kompartımanın şekillenmeye başladığı yer de tam burasıdır.Ego, doyumun gerçekleşmesi halinde uğranılacak zararı gözeterek arzuyu bekletebilir.Giderek, tehlike karşısında “sinyal anksiyetesi” denilen haberci mekanizmayı harekete geçirerek,potansiyel tehlikeye dikkat çekmeyi başarır.Bu mekanizma tehlikeyi bertaraf etmek üzere ego’nun önderliğinde organizmayı faaliyete davet eder..Üst ben yani ahlaki ben ile arzular arasında uzlaşma noktaları oluşturabilmek adına “savunma mekanizmaları” denilen bazı tekniklere başvurmayı öğrenir.
Freud sonrası dönemde kuramın merkezinde bulunan bu üç psikolojik önerme çeşitli açılardan tartışmaya açılmış hiç biri ancak tümüyle reddedilmemiş ; hatta yeni geliştirilecek bir kişilik kuramının mantıksal tutarlılığa ve işlevselliğe sahip olmak kaydıyla bu önermelerin üçüne de yanıt vermesi gerektiği ileri sürülmüştür.
Dört Psikanalitik Ekol
Psikanalizin Freud sonrası seyrine bakıldığında dört ana mecra üzerinden geliştiği görülür. Bu gelişim nevroz kökenli rahatsızlıklardan giderek kişilik bozukluklarına doğru ilerleyen terapi eğilimi doğrultusunda olmuştur.
Nevrotik rahatsızlıklarda terapi daha çok “çatışma” konsepti üzerinden giderken narsistik ve sınır kişilik bozukluklarında “gelişimsel duraklama” üzerinden gitmektedir.Bu bakımdan aşağıda sayacağımız terapi ekollerinden ilk ikisi nevrozlar üzerine odaklanmakta iken (klasik psikanaliz ve ego psikolojisi) diğer ikisi (nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi) kişilik bozuklukları üzerinde odaklanmaktadır.
I.“Dürtü Savunma Ekolü”
Bunlardan ilki olan “dürtü-savunma ekolünü” Freud’yen anayol psikanaliz geliştirerek sürdürmektedir..Bu ekol içgüdülerin baskınlığına ve bireyin hayatını yönlendirme şeklinde özel bir önem verir.Başlangıçta biyolojik kökenli olan itkiler çevre ile temas esnasında değişim göstererek çeşitli ve çoğu bilinçdışı psişik arzu,gereksinim ve isteklere dönüşürler.Bu talepler önce dış dünyanın engellemeleri ve sonra bu dünyayı temsil eden içsel bir yapı olarak süper ego’nun ortaya çıkışı ile bu yapı ile mücadele etmeye başlarlar. “İç çatışma” denilen konseptin özü budur.Bilinçdışı alanda gelişen bu çatışmayı çözümlemek ego adı verilen ruhsal yapının dış dünya ile etkileşime giren ,çeşitli zihinsel yeteneklere(dil,mantıklı düşünce,öngörü,hesap etme) ve çatışmayı bertaraf edecek savunma mekanizmalarına sahip olan yapıya düşer.Eğer bütün imkanlar ile çatışma uygun biçimde çözülemezse ruhsal rahatsızlık belirtileri ortaya çıkacaktır.
II.“Ego Psikolojisi Ekolü”
İkinci bir ekol, “ego psikolojisi ekolüdür”.Bu ekol ,Freud'un psikanaliz kuramında önemli yer tutan “çatışma" kavramından vazgeçmez.Ancak dikkatini dürtüsel yaşantıdan ve onun kaynağı olarak görülen id'den uzağa, "Ego'ya" çevirir.Artık psikanalizde olduğu gibi çatışmanın kutuplarından birisi "kabul edilemeyen arzularla gelen" dürtüsel kuvvetler değildir. Ego psikologlarına göre “çatışma esasen sosyal çevre ve kültürel etmenler ile Ben'in kabul görme,değer verilme,dünya ile başa çıkma,üretken ve yaratıcı bir birey olma anayol psikanalizin tersine cinsel olmayan ihtiyaçları arasında cereyan eder.” Freud sonrası başta kızı Anna Freud tarafından geliştirilen “Ego psikolojisi” akımı,Freud’un “bastırma,inkar,yansıtma ve özdeşleşme” gibi ilk kez kendisi tarafından tanımlanan savunma mekanizmalarının genişletilmiş analizine odaklanıyor ve ego’nun anksiyete karşısında girdiği adaptasyon çabasını inceliyordu. Ego psikolojisinin psikanalitik terminolojiye önemli bir katkısı "ego zayıflığı" kavramını kullanıma sunmasıdır.Anna Freud dışnda Ego psikolojisine katkıda bulunan önemli psikanalistler arasında Eric H. Ericson , Karen Horney ve Heinz Hartmann isimleri sayılabilir. Ego psikologları ego’nun fonksiyonlarını yakından incelemişler ve bu ego fonksiyonlarını güçlendirmek üzere stratejiler geliştirmişlerdir.
Psikanalizin id’den ego’ya doğru yönelmesinde psikanalizin daha pratik,verimli ve kullanışlı hale getirme çabalarının da rolü vardır.Zira psikanaliz çok uzun ,pahalı ve derinlemesine çalışma gerektiren meşakkatli bir süreçtir.Psikanaliz Freud’un ölümünden sonra pek çok Yahudi psikanalistin ikinci dünya savaşı ile birlikte çeşitli Avrupa başkentlerine ve Amerika Birleşik Devletlerine göç etmesi sonucu çoğunlukla Anglo Sakson dünyasında devam edebilmiştir.Bu dünya ise psikanalizi zamanın ruhuna uygun olarak daha pratik ve verimli olmasını talep etti.Bu talep doğrultusunda psikanaliz id’i derinlemesine analiz etmek yerine ego’nun eğitilmesi ve sosyal çevreye adapte olması üzerine yoğunlaştı.
Ego Fonksiyonları
Freud ,doğumdan itibaren dış dünya ile ilişki içinde bulunan psişik varlığın İd olduğunu söylüyor.Uyaranların algılanması aşırı uyaranlara karşı korunma sağlanması görevi zamanla İd içersinde gelişen özel bir yapıya devredilir.Ego’nun doğuşunu böyle anlatıyor Freud.Id ile dış dünya arasındaki çatışmanın da İd ile Ego arasında gerçekleşmeye başladığını söylüyor.Ancak ,Freud çatışma kuramı çerçevesinde asıl ilgisini Ego’nun incelenmesinden çok İd kaynaklı dürtüsel kuvvetlere ve süperegonun karşı çıkışı sonucu egonun iki yapı arasında bir uzlaşma(compromise) sağlama çalışma çabalarına odaklamıştı.Yine de Ego’nun İd ile bağlantılı olmayan kimi görevlerini tanımlayabilmişti.Örneğin,Ego’nun istemli hareketleri algı ve kas devinimi birlikteliğini gözeterek gerçekleştirdiğini,dış uyaranları algılama,farkında olma,lüzumundan güçlü uyarıları engelleme,uyaranların hafıza kayıtlarını tutma, uyum sağlama (adaptasyon) görevleri gördüğünü belirtmişti.Hartmann,bu yeteneklerin doğuştan itibaren İd’e ait olmayan algılama ve kendini koruma ile ilişkili zihinsel birimlere ait olduğunu söyledi.Bu zihinsel birimlerin kapladığı alan “çatışmasız benlik alanı”(conflict free ego sphere) denilen alandı.Ego oluşumuna bu birimlerde katılmakta ve Ego’nun birincil işlevselliklerini (primary autonomous ego functions) oluşturmaktaydı.
Başlıca Ego Fonksiyonları
1.Dürtü kontrolü:İd başlangıçta “haz ilkesi” prensibine uygun biçimde kendi yapısından orijin alan dürtülerin derhal doyum bulması için dış dünyaya baskı yapar.Ancak dış dünyanın engelleriyle karşılaştıkça ,bu engellerle baş etmek üzere ego denilen oluşum şekillenmeye başlar.Ego, doyum bulmaya yönelik itkileri bekletebilir ve ancak uygun zamanda ve uygun düzeyde haz elde edilecek şekilde dürtü doyumunu sağlamaya yönelik faaliyetlerde bulunur. Ego’da geçerli olan ilke “haz ilkesi” (pleasure principle) değil “gerçeklik ilkesidir”(reality principle).Ego gerçeklik ilkesi uyarınca düşünce ve algıları gerçeklik testinden (reality testing)geçirerek değerlendirir Birincil süreç düşünce de (primary process thinking) Ego’da yerini ikincil süreç düşünceye (secondary process thinking) bırakmıştır.
2. Gerçeklik duygusu(sense of reality) ve gerçekliğe uyum (adaptation of reality):Ego,kendi vücudundan ve dış dünyadan gelen hisleri ayırmayı başarır.Gerçeklik testini kullanabilen ego,yadımsa –yansıtma gibi gerçekliği çarpıtan mekanizmalar kullanarak dış dünyanın gerçeklerini kendisine değil, kendisini dış dünyanın gerçeklerine uydurmak ister.Bu amaçla “mevcut tüm potansiyelini” seferber ederek dış dünya gerçeklerine adapte olmaya çalışır.
3.Nesne ilişkilerinin sürdürülmesi
4.Ego’nun sentetik fonksiyonu:Herman Nunberg’in 1931’de öne sürdüğü olgun bir ego’nun(ego maturity) sahip olduğu “genelleştirme,basitleştirme,koordinasyon ve yaratma” gibi entegre faaliyetleri bu kapsamda değerlendirilir.
5.Egonun birincil ve ikincil otonom işlevsellikleri:Heinz Hartmann’ın algı,düşünce , lisan,zeka ve motor gelişim gibi çatışmasız gelişen birincil işlevsellikler ile dürtülerin yüceltmeye uğratılması sonrasında fonksiyonu gelişen ve bağımsız bir örgüt haline gelen egonun ikincil işlevsellikleri bu sınıfa girer.
6.Psikolojik savunma mekanizmaları:Freud sonrası başta kızı Anna Freud tarafından geliştirilen “Ego psikolojisi” akımı,Freud’un “bastırma,inkar,yansıtma ve özdeşleşme” gibi ilk kez kendisi tarafından tanımlanan savunma mekanizmalarının genişletilmiş analizine odaklanıyor ve ego’nun anksiyete karşısında girdiği adaptasyon çabasını inceliyordu.1936 yılında Anna Freud’un “Ego ve savunma mekanizmaları” kitabı dokuz ayrı savunma mekanizmasını ayrıntılı biçimde incelemekteydi. Ego psikologları çatışmanın çözümünde; hastanın kullandığı inkar, yansıtma, yansıtmalı özdeşim,eyleme dökme ve bölünme (splitting) gibi psikopatolojiye meyleden , egonun gelişiminin erken dönemlerinde kullanılmaya başlanan ilkel savunma mekanizmaları yerine , yer değiştirme,bilinçli bastırma(supresyon) ,mizah, yüceltme (sublimasyon) ,beklenti oluşturma (antisipasyon) gibi ruh sağlığını etkin biçimde korumaya yönelik yüksek düzeydeki savunma mekanizmalarına başvurulmasını sağlamaya çalışır.
III.Nesne ilişkileri ekolü
Nesne ilişkileri ekolü çocuğun hayatında önemli nesnelerle olan ilişkilerini ,bu ilişkiler esnasında yaşadıkları dram ve hayal kırıklıklarını inceler ve geçmişteki “sorunlu ya da başarısız nesne ilişkilerinin” bireyi başarısız olanların üzerinde yeniden “hakimiyet (mastery) –başarı kazanana ” kadar onları temsil eden yeni nesnelere yansıtılarak devam ettirildiği üzerinde durur.
Psikanalizde nesne tabirini ilk kullanan Freud’dur.Bu tabirle çocuğun içgüdüsel enerjisini yansıttığı dış dünyanın varlıkları kastedilmektedir.Egonun ilk durumu tüm hazzın kendisinde toplandığı bir “haz egosu” durumudur.Sonra Libido egodan dış dünyanın nesnelerine yatırılarak bu primer narsistik durum sona erdirilir.Ancak bir engellenme sonucu dış dünyadan libidinal enerji geri çekilmek durumunda kalırsa sekonder narsizm denilen narsistik tablo ortaya çıkar ki bu tür bir durumun söz konusu olduğu “narsistik kişilik bozukluğu” nesne ilişkileri teorisinin en çok ilgilendiği ruhsal rahatsızlıklardan birisidir. Nesne ilişkileri kuramı Freud’un “özdeşleşme””introjeksiyon-içe alma” ve “aktarım” fikirlerinden doğmuştur.
Freud,ego’nun id’e karşı, ancak kendisini bir sevgi nesnesi olarak sunması ve libido ile dolması halinde Eros’un bir temsilcisi haline gelebileceğini söyler.O halde, ego id tarafından dış dünyaya yöneltilen libidinal yatırımları kendisine çekmek üzere, dış nesnelerin içsel bir temsilcisini oluşturmalı, başka bir deyişle “özdeşleşmeler” kurma yoluyla id’in sevgisini isteme talebinde bulmalıdır.Süperego’nun oluşumu da özdeşleşme mekanizmasının bir sonucudur.Odipal dönemin sonunda (oğlan) karşı cinse (anne) olan ensestiöz arzulardan vazgeçerek aynı cinsten (baba) ebeveyn ile özdeşleşme sonucu gerçekleşir.
İntrojeksiyon ise Sevilen veya nefret edilen objelerin kısmi veya bütün olarak içe alınmasıdır. Freud “Yas ve Melankoli” eserinde özdeşleşmenin depresyonun oluşum mekanizması içindeki yerini göstermiştir.Kaybedilmeye tahammül edilemeyen ama bir şekilde (ayrılık,ölüm sebebiyle) kaybedilen nesne ego’nun içine alınarak (introjeksiyon) korunur.
Freud’un büyük başarısı hasta ile terapistin etkileşim sürecinde ortaya çıkan ve hastanın geçmişinden kaynaklanan önemli çatışmaların terapi ortamında canlanması anlamına gelen aktarım olgusunu ortaya koymasıdır. Hastanın tedavi sürecinde terapistle kurduğu ilişki biçimi ve duygulanımı özgün olmayıp, geçmişindeki önemli figürlerle olan ilişkilerinin ve duygulanımlarının izlerini taşır. Hasta terapist ile kurduğu ilişki üzerinden babası, annesi, kardeşleri ve önemli öteki figürlerle ilişkilerinin benzerini yaşamaya başlar.Olumlu aktarım gerçekleşirse hasta terapistten önemli figürlerden beklediği sevgiyi ve ilgiyi arayacaktır.Böyle bir hasta uyumlu,destek arayan ve terapisti duygusal olarak olumlu etkileyen türde bir hastadır.Olumsuz aktarım gerçekleşirse hasta terapistini eleştirir,yargılar ve terapist üzerinde olumsuz ,rahatsız edici bir etki bırakır.
İşte bu olgular nesne ilişkileri ekolünün Freud’un attığı “özdeşleşme- introjeksiyon ve aktarım kavramlarına” dayanan temel üzerinde kendi bakış açılarını yansıtan bir okul geliştirmelerine izin vermiştir.
Nesne ilişkileri ekolü anayol psikanalizin dürtü-savunma ekolünün getirdiği argümanlara karşı değildir,aksine onlara pek çok açıdan katılır.Nesne ilişkileri içgüdülerin harekete geçmesi sonucu libidonun ve agresyonun nesneye yansıtılması ile başlamıştır.Ancak nesnelerle birlikte süren yaşantı pek çok doyum ve doyumsuzluk getirmiş ve bu esnada pek çok değişik duyguya neden olmuştur.Bu duygular son zamanlarda “psiko-nöro-biyolojinin” işaret ettiği gibi sinir siteminde kaydedilen ve ileride benzeri yaşantı durumlarında ortaya çıkan “nörokimyasal işaretlerin ekspresyonlarıdır (tezahürleridir-dışavurumlarıdır). O halde Kernberg’in “affect/duygu durumu” dediği bu duygusal durumların “orijinal izleri ve onun dışavurumlarının” nesne ilişkilerinde özel bir önemleri bulunur. Bu izler açıktır ki nesneler ile bir sonraki ilişkiyi belirleyici özelliktedir.
Nesne ilişkileri ekolü ,başlangıçta bazı nesnelerin “iyi veya kötü” olarak değerlendirilerek prototiplerinin ortaya konulduğunu ve geçen zamanla birlikte bu nesneleri temsil eden döneme ait “ikameler” ile bu tarzda ilişki kurulduğunu söyler.Psikanalist “nesne ilişkileri ekolü” bakımından terapi sürecine baktığında hastanın “adına konuştuğu nesnenin kim olduğunu” ve hangi konumdan konuştuğunu, “terapiste söylediği sözleri aslında karşısında bulunduğunu farz ettiği hangi kişiye söylediği” ve bu sözleri söylerken “amacının, ne olduğu hangi çatışmaları yaşadığını” araştırmalıdır. O halde nesne ilişkileri ekolünde dürtü-savunma ekolünü terk etmez. Aslında ona ilave ettiği esinsel kavrayışlar söz konusudur. Aktarım nevrozu esas olarak hastanın hayatında ilk olarak yer alan sevgi—ve saldırganlık nesnelerine yönelik yaşanan duygu,düşünce ve fantezilerin psikoterapiste aktarılmasıdır. Psikanalistin dinlediği ve analiz etmek üzere ayrımsadığı meseleler ; sadece bilinç veya bilinçdışının kaba içeriğinden ibaret olmayıp ,yaşam boyunca ilişki kurulan değişik tabiata sahip nesnelerden ve bu nesnelerle olan değişik tabiata sahip ilişki tarzlarından (etken-edilgen vb.) oluşmaktadır.
Nesne ilişkileri ekolünün, psikanalizin Freud’un nevrozlar teorisinden çıkıp, kişilik bozuklukları analizine doğru yöneldiği bir dönemde ortaya çıktığı açıktır. Freud zamanında , kişilik bozukluklarına teorik yaklaşım onun nevroz teorisi ile analiz edilemeyecek ölçüde farklı bir düzlemde bulunmaktaydı.Ancak nesne ilişkileri teorisi bu aralığı kapattı ve kişilik bozukluklarının analiz edilmesine yetecek teorik zemini oluşturdu.Bu bakımdan ego psikolojisinin “zeitgeist” e (zamanın ruhu) uygun olan “verimlilik ve pratikliğe” dayalı anlayışı ile başlattığı değişim; nesne ilişkileri teorisi ve uygulamaları ile nevrozun analizinin ilerisindeki bir noktaya “narsistik ve borderline (sınır)” kişilik bozukluklarının analizine taşınması ile devam etmiştir.
Bu ekolün başlıca temsilcileri Melanie Klein ve Otto Kernberg’dir.
IV.Kendilik Psikolojisi(Self psikolojisi)
Bu en son gelişen psikanaliz ekolü Heinz Kohut’un çalışmalarından ortaya çıkmıştır.Kendiliği “id, ego ve süperego’nun” toplamı olarak gören bu anlayış, “kendilik deneyiminin parçalara bölünemeyen sürekliliği ve özgüven” üzerinde durmaktadır.Kendilik psikolojisinin “kişilik bozukluklarını” anlama çabasında nesne ilişkilerinden ileri bir durak olarak görülmesi zaruridir.Kohut bilinçdışı,birincil süreç düşünce ve psişik determinizm gibi psikanalizin temel kavramlarına sadık kalmakla birlikte , güdülenimin cinsel temelde değil narsistik temelde olduğu iddiası ile bazı çevrelerce klasik psikanalizden kopmuştur.Bu ne anlama gelmektedir? Ortodoks psikanaliz cinsel dürtülerin “haz ilkesi” çerçevesinde doyum aradığını iddia eder. Oysa Kohut ,gelişimin erken dönemlerinde güdüleyici temel etkenin çocuğun mükemmelliği ve gücü her şeye yeterliliği olduğunu söyler.Çocuk mükemmeliyetini “kendilik nesnesi” denilen ve çoğu kez annenin temsil ettiği nesnenin gözlerinde,gülümsemesinde ,sözlerinde görmek ister.Böylece kendini beğenme ihtiyacı karşılanmış olur.Bir dönem sonra çocuk annenin ima-söz ve davranışları sayesinde kendisindeki kimi eksiklikleri ,yetersizlikleri görecektir.Zamanla kendisi gibi idealize ettiği annesinin de eksikleri olduğunu anlayarak “kendisini beğenme ile kimi eksikleri olma” arasındaki dengeyi kuracak biçimde kendiliği gelişecektir.Eğer bu esnada kendiliği beklendiği gibi gelişemez,olgunlaşamazsa ve kendi mükemmelliğine yönelik bir saplantı içinde kalırsa bu durumda narsistik bir kişiliğe sahip olacaktır.
Kohut görüldüğü gibi ruhsal yapıyı oluşturan “id-ego-süperego” üçlemesinin yerine “kendilik” denilen kişinin içinde duyumsadığı bir imajdan söz etmektedir.Kendilik kişinin zaman ve mekan içerisinde bütünleşmiş ,tek bir kendilik şeklinde duyumsanır.Ancak bu da birden olmaz.Ancak çocukluktan itibaren uzun bir gelişim süreci sonunda ortaya çıkar.Narsistik kişiliklerde gelişimin duraklaması sonucu kendiliğin bir bütün halinde değil parçalar halinde algılandığı görülür.
Kohut’un terapi anlayışı da klasik psikanalizden farklılık gösterir.Geçmişe odaklanmak yerine şu anda elde bulunan kendilik üzerinde çalışılır.Geçmişten söz edilmesi mümkündür.Ancak bu da kendiliğin üzerinde çalışılması için bir art plan görevi görür.Yani psikanalizdeki gibi bastırılmış anıların-arzuların ortaya çıkarılması ve bir çatışmanın çözülmesi söz konusu değildir.Terapi ,hastanın “kendiliğinin” ,kendilik nesnesi olarak seçtiği terapistin “kendiliğinden” aldığı ve “dönüştürerek içselleştirdiği” yani kendisine mal ettiği tüm güçlülükten uzak,gerçekçi bir profilin oluşması için uğraşır.Bu esnada başlangıçta terapistin ölçülü bir şekilde de olsa hastanın narsistik ihtiyaçlarına saygı gösterdiği bir dönem olması gerekir.
|